İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 554 / 765
554

en yüksek bir makam-ı küllîye çıkamıyor, O Hâkim’in küllî hitâbına bizzat muhâtab olamıyor. Elbette o insanlar içinde bazı efrâd-ı mahsûsa, o vazife ile muvazzaf olacaklar; tâ iki cihetle münâsebeti bulunsun: Hem insan olmalı, tâ insanlara muallim olsun; hem rûhen gayet ulvî olmalı ki, tâ doğrudan doğruya hitâba mazhar olsun.

Şimdi; mâdem şu insanlar içinde, şu kâinât Sâni'inin makàsıdını en mükemmel bir sûrette bildiren ve şu kâinât tılsımını keşfeden ve hilkatin muammâsını açan ve Rubûbiyet’in mehâsin-i saltanatına en mükemmel tarzda dellâllık eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır; elbette bütün efrâd-ı insaniye içinde öyle bir manevî seyr ü sülûkü olacaktır ki; cismânî âlemde seyr ü seyahat sûretinde bir Mi'râcı olacaktır. Yetmiş bin perde tâbir olunan berzah-ı Esmâ ve tecellî-i sıfât ve ef'âl ve tabakàt-ı mevcûdâtın arkasına kadar kat'-ı merâtib edecektir. İşte Mi'râc budur.

Yine hâtıra geliyor ki: Ey müstemi'! Sen kalbinden diyorsun ki: “Nasıl inanayım! Herşeyden daha yakın bir Rabbe binler sene mesâfeyi kat'edip yetmişbin perdeyi geçtikten sonra onunla görüşmek ne demektir?”

Biz de deriz ki: Cenâb-ı Hak herşeye, herşeyden daha yakındır. Fakat herşey, O’ndan nihâyetsiz uzaktır. Nasıl ki, güneşin şuûru ve konuşması olsa senin elindeki âyine vâsıtası ile seninle konuşabilir. İstediği gibi sende tasarruf eder. Belki âyine-misâl senin göz bebeğinden sana daha yakın olduğu hâlde, sen dörtbin sene kadar ondan uzaksın, hiçbir cihette ona yanaşamazsın. Eğer terakkî etsen, kamer makamına gelip, doğrudan doğruya bir mukàbele noktasına çıksan, ona yalnız bir nev'i âyinedârlık edebilirsin... Öyle de, Şems-i Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zülcelâl, herşeye herşeyden daha yakın olduğu hâlde; herşey O’ndan nihâyetsiz uzaktır. Yalnız bütün mevcûdâtı kat'edip, cüz'iyetten çıkıp, külliyetin merâtibinde gitgide binler hicâblardan geçip, tâ bütün mevcûdâta muhît bir ismine yanaşır. Ondan daha ileride çok merâtibi kat'eder, sonra bir nev'i kurbiyete müşerref olur.

Hem meselâ; bir nefer, kumandan-ı a'zamın şahs-ı manevîsinden çok uzaktır. O nefer, kumandanını, onbaşılıkta gördüğü küçük bir nümûne ile gayet uzak bir mesâfede, manevî çok perdeler arkasında ona bakar. Hakîki onun şahs-ı manevîsiyle kurbiyet ise; mülâzımlık, yüzbaşılık, binbaşılık gibi çok merâtib-i külliyeden geçmek lâzım geliyor. Hâlbuki, kumandan-ı a'zam, emriyle, kanunuyla, nazarıyla, hükmüyle, ilmiyle –sûreten olduğu gibi, ma'nen de kumandan ise– bizzat zâtıyla o neferin yanında bulunur, görür. Şu hakikat Onaltıncı Söz’de gayet kat'î bir sûrette isbât edildiğinden, ona iktifâen burada kısa kesiyoruz.

Yine hâtıra gelir ki: Sen kalbinden dersin: “Ben semâvâtı inkâr ediyorum, melâikelere inanmıyorum. Semâvâtta birinin gezmesine, melâikelerle görüşmesine nasıl inanayım?.”

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.