İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 421 / 765
421

Kur'ân’ın semâsında şu sûrenin burcunda parlayan yıldız-misâl Cennet meyveleri gibi şu tasvirâtı, şu ef'âlleri içindeki intizam-ı belâğatla çok tabaka delâilini zikredip neticesi olan haşri ﴾ كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ ﴿ tâbiri ile isbât edip sûrenin başında haşri inkâr edenleri ilzam etmek nerede! İnsanların fuzûliyâne onlarla temâsı az olan ef'âlden bahisleri nerede!.. Taklid sûretinde çiçek resimleri; hakîki, hayatdâr çiçeklere nisbeti derecesinde olamaz. Şu ﴾ اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا ﴿ dan, tâ ﴾ كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ ﴿ a kadar güzelce meâli söylemek çok uzun gider. Yalnız bir işâret edip geçeceğiz. Şöyle ki:

Sûrenin başında, küffar, haşri inkâr ettiklerinden Kur'ân onları haşrin kabûlüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemât eder, der: “Âyâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki; biz, ne keyfiyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir sûrette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki, nasıl yıldızlarla, Ay ve Güneş ile tezyîn etmişiz, hiçbir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki, zemini size ne keyfiyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhâfaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz, o yerde ne kadar güzel, rengârenk herbir cinsten çift hadravâtı, nebâtâtı halkettik. Yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyette semâ cânibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bağ ve bostanları, hubûbatı, yüksek lezîz meyveli hurma gibi ağaçları halkedip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o su ile ölmüş memleketi ihyâ ediyorum, binler dünyevî haşirleri icâd ediyorum. Nasıl bu nebâtâtı, kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurûcunuz da böyledir. Kıyâmette arz ölüp siz sağ olarak çıkacaksınız.” İşte şu âyetin isbât-ı haşirde gösterdiği cezâlet-i beyâniye –ki, binden birisine ancak işâret edebildik– nerede! İnsanların bir da'vâ için serdettikleri kelimât nerede!..

Şu risalenin başında şimdiye kadar tahkîk nâmına bîtarafâne muhâkeme sûretinde Kur'ân’ın i'câzını muannid bir hasma kabûl ettirmek için Kur'ân’ın çok hukukunu gizli bıraktık. O güneşi, mumlar sırasına getirip muvâzene ediyorduk. Şimdi tahkîk vazifesini îfâ edip, parlak bir sûrette i'câzını isbât etti. Şimdi ise; tahkîk nâmına değil, hakikat nâmına bir-iki söz ile Kur'ân’ın muvâzeneye gelmez hakîki makamına işâret edeceğiz:

Evet, sâir kelâmların Kur'ân’ın âyâtına nisbeti, şişelerdeki görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nisbeti gibidir. Evet herbiri birer hakikat-i sâbiteyi tasvir eden, gösteren Kur'ân’ın kelimâtı nerede! Beşerin fikri ve duygularının âyineciklerinde kelimâtıyla tersîm ettikleri

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.