mânâlar nerede!.. Evet envâr-ı hidayeti ilhâm eden ve Şems ve Kamer’in Hàlık-ı Zülcelâl’inin kelâmı olan Kur'ân’ın melâike-misâl zîhayat kelimâtı nerede! Beşerin hevesâtını uyandırmak için sehhâr nefisleriyle, müzevver incelikleriyle ısırıcı kelimâtı nerede!.. Evet ısırıcı haşerât ve böceklerin mübârek melâike ve nurânî rûhânilere nisbeti ne ise; beşerin kelimâtı, Kur'ân’ın kelimâtına nisbeti odur. Şu hakikatleri Yirmibeşinci Söz ile beraber geçen yirmidört aded Söz’ler isbât etmiştir. Şu da'vâmız mücerred değil; bürhânı geçmiş neticedir.
Evet, herbiri cevâhir-i hidayetin birer sadefi ve hakàik-ı îmâniyenin birer menba'ı ve esâsât-ı İslâmiye’nin birer mâdeni ve doğrudan doğruya Arşü'r-Rahmân’dan gelen ve kâinâtın fevkınde ve haricinde insana bakıp inen ve İlim ve Kudret ve İrâde’yi tazammun eden ve hitâb-ı ezelî olan elfâz-ı Kur'âniye nerede! İnsanın hevâî, hevâ-perestâne, vâhî, heves-perverâne elfâzı nerede!.. Evet Kur'ân bir şecere-i tûbâ hükmüne geçip şu Âlem-i İslâmiye’yi bütün maneviyatıyla, şeâir ve kemâlâtıyla, desâtir ve ahkâmıyla yapraklar sûretinde neşredip asfiyâ ve evliyâsını birer çiçek hükmünde o ağacın âb-ı hayatıyla taze, güzel gösterip bütün kemâlât ve hakàik-ı kevniye ve İlâhiye’yi semere verip meyvelerindeki çok çekirdekleri amelî birer düstur, birer program hükmüne geçip yine meyvedâr ağaç hükmünde müteselsil hakàikı gösteren Kur'ân nerede! Beşerin ma'lûmumuz olan kelâmı nerede!.. اَيْنَ الثَّـرٰى مِنَ الثُّرَيَّا
Bin üçyüzelli senedir Kur'ân-ı Hakîm, bütün hakàikını kâinât çarşısında açıp teşhîr ettiği hâlde herkes, her millet, her memleket O’nun cevâhirinden, hakàikından almıştır ve alıyorlar. Hâlbuki, ne o ülfet, ne o mebzûliyet, ne o mürûr-u zaman, ne o büyük tahavvülâtlar, O’nun kıymetdâr hakàikına, O’nun güzel üslûblarına halel verememiş, ihtiyarlatmamış, kurutmamış, kıymetten düşürmemiş, hüsnünü söndürmemiştir. Şu hâl tek başıyla bir i'câzdır.
Şimdi biri çıksa Kur'ân’ın getirdiği hakàiktan bir kısmına kendi hevesince çocukça bir intizam verse, Kur'ân’ın bazı âyâtına muâraza için nisbet etse, “Kur'ân’a yakın bir kelâm söyledim.” dese, öyle ahmakàne bir sözdür ki...
Meselâ: Taşları, muhtelif cevâhirden bir saray-ı muhteşemi yapan ve o taşların vaziyetinde umum sarayın nukùş-u àliyesine bakan mîzanlı nakışlar ile tezyîn eden bir ustanın san'atıyla o nukùş-u àliyeden fehmi kàsır, o sarayın bütün cevâhir ve zînetlerinden bîbehre bir âdi adam, âdi hânelerin bir ustası, o saraya girip o kıymetdâr taşlardaki ulvî nakışları bozup çocukça
