Öyle ise, haydi, çalış, bul!” Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisân-ı remziyle ma'nen diyor ki:
“Ey insan! Mâdem bana i'timâd eden bir abdimin eline öyle bir asâ veriyorum ki; her istediği yerde âb-ı hayatı onunla çeker. Sen de benim kavânîn-i rahmetime istinâd etsen şöyle ona benzer veyâhut ona yakın bir âleti elde edebilirsin. Haydi et!”
İşte beşer terakkiyâtının mühimlerinden birisi, bir âletin icâdıdır ki; ekser yerlerde vurulduğu vakit suyu fışkırtıyor. Şu âyet, ondan daha ileri, nihâyât ve gâyât-ı hududunu çizmiştir. Nasıl ki evvelki âyet, şimdiki hâl-i hazır tayyareden çok ileri nihâyetlerinin noktalarını ta'yin etmiştir...
Hem meselâ: Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın bir mu'cizesine dair
﴾ وَ اُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ وَاُحْيِي الْمَوْتٰى بِاِذْنِ اللّٰهِ ﴿ Kur'ân, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibâ'a beşeri sarîhan teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san'at-ı àliyeye ve tıbb-ı Rabbânî’ye, remzen terğîb ediyor. İşte şu âyet işâret ediyor ki: “En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise, ey insan ve ey musîbet-zede Benî Âdem! Me'yûs olmayınız. Her dert –ne olursa olsun– dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür!” Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisân-ı işâretiyle ma'nen diyor ki:
“Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim. Biri, manevî dertlerin dermanı; biri de, maddî dertlerin ilâcı. İşte ölmüş kalbler nur-u hidayetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi, O’nun nefesiyle ve ilâcıyla şifâ buluyor. Sen de benim eczâhâne-i hikmetimde her derdine devâ bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette ararsan bulursun.”
İşte beşerin tıb cihetindeki şimdiki terakkiyâtından çok ilerideki hududunu, şu âyet çiziyor ve ona işâret ediyor ve teşvik yapıyor.
Hem meselâ: Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm hakkında:
﴿ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَ ﴾ ﴿ وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ ﴾
Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm hakkında: ﴾ وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ ﴿ âyetleri işâret ediyorlar ki; telyîn-i hadîd, en büyük bir ni'met-i İlâhiye’dir ki, büyük bir peygamberinin fazlını, onunla gösteriyor. Evet, telyîn-i hadîd, yani demiri hamur gibi yumuşatmak ve nühâsı eritmek ve mâdenleri bulmak, çıkarmak; bütün maddî sanâyi-i beşeriyenin aslı ve anasıdır ve esâsı ve mâdenidir. İşte şu âyet işâret ediyor ki: “Büyük bir resûle, büyük bir
