Hem, ﴾ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ ﴿ ile şöyle bir hakikat-i muazzamanın ucunu gösteriyor ki: “Taleb-i rü'yet” hâdisesinde, meşhûr dağın tecellî ile parçalanması ve taşlarının dağılması gibi umum rû-yi zeminde, aslı, sudan incimâd etmiş âdeta yekpâre taşlardan ibaret olan ekser dağların zelzele veya bazı hâdisât-ı arziye sûretinde tecelliyât-ı Celâliye ile o dağların yüksek zirvelerinden o haşyet verici tecelliyât-ı Celâliyenin zuhûruyla taşlar parçalanarak, bir kısmı ufalanıp toprağa kalbolup, nebâtâta menşe' olur. Diğer bir kısmı taş kalarak, yuvarlanıp derelere, ovalara dağılıp, sekene-i zeminin meskeni gibi birçok işlerinde hizmetkârlık ederek ve mahfî bazı hikem ve menâfi' için kudret ve Hikmet-i İlâhiye’ye secde-i itâat ederek, desâtir-i Hikmet-i Sübhâniye’ye emirber şeklini alıyorlar. Elbette o haşyetten, o yüksek mevkii terkedip mütevâziâne aşağı yerleri ihtiyar etmek ve o mühim menfaatlere sebeb olmak beyhûde olmayıp başıboş değil ve tesâdüfî dahi olmadığı, belki bir Hakîm-i Kadîr’in tasarrufât-ı hakîmânesiyle, o intizamsızlık içinde zâhirî nazara görünmeyen bir intizam-ı hakîmâne bulunduğuna delil ise; o taşlara müteallik fâideler, menfaatler ve onlar, üstünde yuvarlandıkları dağın cesedine giydirilen ve çiçek ve meyvelerin murassaâtıyla münakkaş ve müzeyyen olan gömleklerin kemâl-i intizamı ve hüsn-ü san'atı; kat'î, şübhesiz şehâdet eder. İşte, şu üç âyetin, hikmet nokta-i nazarında ne kadar kıymetdâr olduğunu gördünüz.
Şimdi bakınız Kur'ân’ın letâfet-i beyânına ve i'câz-ı belâğatına; nasıl şu zikrolunan büyük ve geniş ve ehemmiyetli hakikatlerin uçlarını üç fıkra içinde üç vâkıa-yı meşhûre ve meşhûde ile gösteriyor ve medâr-ı ibret üç hâdise-i uhrâyı hatırlatmakla latîf bir irşad yapar, mukâvemet-sûz bir zecreder.
Meselâ, ikinci fıkrada der: ﴾ وَ اِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُ ﴿
Şu fıkra ile, Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm’ın asâsına karşı kemâl-i şevk ile inşikak edip on iki gözünden oniki çeşme akıtan taşa işâret etmekle, şöyle bir mânâyı ifhâm ediyor ve ma'nen diyor: Ey benî-İsrail! Bir tek mu'cize-i Mûsa’ya (A.S.) karşı koca taşlar yumuşar, parçalanır. Ya haşyetinden veya sürûrundan ağlayarak sel gibi yaş akıttığı hâlde, hangi insafla bütün mu'cizât-ı Mûseviye’ye (A.S.) karşı temerrüd ederek ağlamayıp, gözünüz cümûd ve kalbiniz katılık ediyor?
Hem üçüncü fıkrada der: ﴾ وَ اِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ ﴿
