noksandır. ” İşte Risale-i Nur her yerde suyu buluyor, çıkartıyor. Evvelce gidilen uzun yolu kısaltıyor ve müstakîm ve selâmetli yapıyor.
Eski hükemâ, ahkâm-ı Şer'iye’den ve akàid-i îmâniyeden bazıları için: “ Bu nakildir, îmân ederiz, akıl buna yetişmez. ” demişler. Hâlbuki, bu asırda akıl hükmediyor. Bediüzzaman Said Nursî ise; “ Bütün ahkâm-ı şer'iye ve hakàik-ı îmâniye aklîdir. Aklî olduğunu isbâta hazırım. ” demiş. Ve Risale-i Nur’da isbât etmiştir.
Risale-i Nur’da, müstesnâ bir edebiyât ve belâğat ve îcâz; nazîrsiz, câzib ve orijinal bir üslûb vardır. Evet, Bediüzzaman; zâtına mahsûs bir üslûba mâliktir. O’nun üslûbu, başka üslûblarla muvâzene ve mukayese edilemez. Eserlerin bazı yerlerinde, edebiyât kaidesine veya başka üslûblara nazaran pek münâsib düşmemiş gibi zannedilen bir noktaya rastlanırsa, orada gayet ince bir nükte, bir îmâ veya ince bir mânâ veya hikmet vardır. Ve o beyân tarzı, oraya tam muvâfıktır. Fakat, o ince inceliği, âlimler de birden pek anlamadıklarını itiraf etmişlerdir. Bunun için, Bediüzzaman’ın eserlerindeki hususiyet ve incelikleri Risale-i Nur’la fazla iştigâl etmemiş olanlar, birden intikal edemezler.
Büyük şâirimiz, edebiyâtımızın medâr-ı iftiharı merhum Mehmed Âkif, bir üdebâ meclisinde: “ Viktor Hügo’lar, Şekspirler, Dekart’lar; edebiyâtta ve felsefede, Bediüzzaman’ın bir talebesi olabilirler. ” demiştir.
Edîb ve şâirler, zevâl ve firâktan ağlamışlar, ölümden vâveylâ etmişlerdir. Güz mevsimini hüzünle tasvir etmişlerdir. Hattâ, dünyaca meşhûr Arab edîbleri “ Eğer firâk olmasa idi, ölüm rûhlarımızı almak için yol bulup gelemezdi. ” mânâsında
لَوْ لَا مُفَارَقَةُ الْاَحْبَابِ مَا وَجَدَتْ لَهَا الْمُنَايَا اِلٰى اَرْوَاحِنَا سُبُلًا
demişlerdir.
Bediüzzaman ise, “ Kâinâttaki zevâl, firâk ve adem zâhirîdir. Hakikatte firâk yok, visâl var. Zevâl ve adem yok, teceddüd var. Ve kâinâtta herşey, bir nev'i bekàya mazhardır. Ölüm, bu âlem-i fânîden âlem-i bâkîye gitmektir. Ölüm, ehl-i hidayet ve ehl-i Kur'ân için, öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbablarına kavuşmağa vesiledir. Hem hakîki vatanlarına girmeye vâsıtadır. Hem zindân-ı dünyadan, bostan-ı cinâna bir dâvettir. Hem, Rahmân-ı Rahîm’in fazlından, kendi hizmetine mukâbil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Hem vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem ubûdiyet ve imtihanın ta'lim ve ta'limâtından
