Ve en kıymetdâr ve en şirin cemâli ise; ulvî, ciddi, samîmî, nurânî şefkatidir. Şu cemâl-i şefkat ve hüsn-ü sîret, âhir hayata kadar devam eder, ziyâdeleşir. Ve o zaîfe, latîfe mahlûkun hukuk-u hürmeti, o muhabbetle muhâfaza edilir. Yoksa hüsn-ü sûretin zevâliyle, en muhtaç olduğu bir zamanda bîçâre, hakkını kaybeder.
Hem enbiyâ ve evliyâyı sevmek; Cenâb-ı Hakk’ın makbûl ibâdı olmak cihetiyle, Cenâb-ı Hakk’ın nâmına ve hesabınadır. Ve o nokta-i nazardan, O’na aittir.
Hem hayatı; Cenâb-ı Hakk’ın insana ve sana verdiği en kıymetdâr ve hayat-ı bâkiyeyi kazandıracak bir sermâye ve bir define ve bâkî kemâlâtın cihâzâtını câmi' bir hazine cihetiyle onu sevmek, muhâfaza etmek, Cenâb-ı Hakk’ın hizmetinde istihdam etmek; yine o muhabbet, bir cihette Ma'bûd’a aittir.
Hem gençliğin letâfetini, güzelliğini; Cenâb-ı Hakk’ın latîf, şirin, güzel bir ni'meti nokta-i nazarından istihsân etmek, sevmek, hüsn-ü istimâl etmek; şâkirâne bir nev'i muhabbet-i meşrûadır.
Hem baharı; Cenâb-ı Hakk’ın nurânî esmâlarının en latîf, güzel nakışlarının sahifesi ve Sâni'-i Hakîm’in antika san'atının en müzeyyen ve şa'şaalı bir meşher-i san'atı olduğu cihetiyle mütefekkirâne sevmek, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsını sevmektir.
Hem dünyayı; Âhiret’in mezraası ve Esmâ-i İlâhiye’nin âyinesi ve Cenâb-ı Hakk’ın mektûbatı ve muvakkat bir misâfirhânesi cihetinde sevmek –nefs-i emmâre karışmamak şartıyla– Cenâb-ı Hakk’a ait olur.
Elhâsıl: Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mânâ-yı harfiyle sev; mânâ-yı ismiyle sevme. “Ne kadar güzel yapılmış!” de. “Ne kadar güzeldir.” deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydân verme. Çünkü: Bâtın-ı kalb, âyine-i Samed’dir ve O’na mahsûstur.
اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا حُبَّكَ وَحُبَّ مَا يُقَرِّبُنَا اِلَيْكَ de.
İşte bütün ta'dâd ettiğimiz muhabbetler, eğer bu sûretle olsa, hem elemsiz bir lezzet verir, hem bir cihette zevâlsiz bir visâldir. Hem muhabbet-i İlâhiye’yi ziyâdeleştirir. Hem meşrû bir muhabbettir. Hem ayn-ı lezzet bir şükürdür. Hem ayn-ı muhabbet bir fikirdir.
Meselâ: Nasıl ki, bir pâdişah-ı àlî, (Hâşiye) [^9] sana bir elmayı ihsân etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var:
[^9]:(Hâşiye) Bir zaman iki aşîret reisi, bir pâdişahın huzuruna girmişler, yazılan aynı vaziyette bulunmuşlar.
Biri; elma, elma olduğu için sevilir. Ve elmaya mahsûs ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet pâdişaha ait değil. Belki, huzurunda o elmayı
