İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 610 / 765
610

püskülcükler gibi şeylerin tasvirine başladı. Şimdi görüyoruz ki; içindeki pergelin harekâtıyla ta'yin edilen a'zâlar, san'atkârâne ve inâyetkârâne düşüyor. Öyle ise, o ilim ve hikmet pergelini çeviren, arkada sun' ve inâyet mânâları var; hükmediyorlar ve kendilerini gösterecekler. İşte ondandır ki; bir hüsün ve zînete kàbiliyet gösteriyor. Öyle ise, sun' ve inâyeti çalıştıran, irâde-i tahsin ve kasd-ı tezyîndir. Öyle ise, onlar hükmediyorlar ki; tezyîne, tenvire başladı; bir tebessüm vaziyetini gösterdi ve hayatdârlık hey'etini verdi. Elbette şu tahsin ve tenvir mânâsını çalıştıran, lütûf ve kerem mânâsıdır. Evet o iki mânâ, onda o derece hükmeder ki, âdeta o çiçek, bir lütf-u mücessem; o heykel, bir kerem-i mütecessiddir. Şimdi bu mânâ-yı kerem ve lütfu çalıştıran ve tahrîk eden, teveddüd ve taarrüf mânâlarıdır. Yani kendini, hüneri ile tanıttırmak ve halka kendini sevdirmek mânâları arkada hükmediyor. Bu tanıttırmak ve sevdirmek, elbette meyl-i merhamet ve irâde-i ni'metten geliyor. Mâdem rahmet ve irâde-i ni'met, arkada hükmediyor. Öyle ise, o heykeli; ni'metin envâ'ıyla dolduracak, tezyîn edecek, o çiçeğin sûretini de bir hediyeye takacak. İşte o heykelin ellerini, kucağını ve ceplerini kıymetdâr ni'metler ile doldurdu ve o çiçek sûretini de bir mücevherâta taktı. Demek bu rahmet ve irâde-i ni'meti çalıştıran, terahhum ve tahannündür. Yani, acımak ve şefkat etmek mânâsı, rahmet ve ni'meti tahrîk ediyor. Ve o müstağnî ve hiç kimseye ihtiyacı olmayan zâtta olan terahhum ve tahannün mânâsını tahrîk eden ve izhâra sevkeden, elbette o zâttaki manevî cemâl ve kemâldir ki; tezâhür etmek isterler. Ve o cemâlin en şirin cüz'ü olan muhabbet ve en tatlı kısmı olan rahmet ise, san'at âyinesiyle görünmek ve müştâkların gözleriyle kendilerini görmek isterler. Yani cemâl ve kemâl –çünkü; bizzat sevilirler– herşeyden ziyâde kendi kendini severler. Hem hüsündür, hem aşktırlar. Hüsün ve aşkın ittihâdı bu noktadandır. Cemâl, mâdem kendini sever, kendini âyinelerde görmek ister; işte heykele konulan ve sûrete takılan sevimli ni'metler, güzel meyveler, o cemâl-i manevînin –kendi kàbiliyetlerine göre– birer lem'asını taşıyorlar. O lem'aları, hem cemâl sâhibine, hem başkasına gösteriyorlar.

Aynen öyle de: Sâni'-i Hakîm, Cennet’i ve dünyayı, semâvâtı ve zemini nebâtât ve hayvanatı, cin ve insi, melek ve rûhâniyâtı, küllî ve cüz'î bütün eşyayı, cilve-i esmâsıyla, eşkâlini tahdid ediyor, tanzim ediyor, birer mikdar-ı muayyene veriyor. Onun ile bunlara, “Mukaddir, Munazzım, Musavvir” isimlerini okutturuyor. Öyle bir tarzda şekl-i umumîsinin hududunu ta'yin eder ki, “Alîm, Hakîm” ismini gösterir. Sonra, ilim ve hikmet cedveliyle, o hudud içinde, o şeyin tasvirine başlar. Öyle bir tarzda ki, sun' ve inâyet mânâlarını ve “Sâni' ve Kerîm” isimlerini gösteriyor. Sonra, san'atın yed-i beyzâsıyla, inâyetin fırçasıyla o sûretin –eğer bir tek insan ve bir tek çiçek ise– göz, kulak, yaprak, püskül gibi a'zâlarına bir hüsün, bir

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.