İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 581 / 765
581

“Ben öyle birinin olabilirim ki; bütün emsâlim olan ulvî yıldızları icâd eden ve semâvâtında kemâl-i hikmetle yerleştiren ve kemâl-i haşmetle döndüren ve kemâl-i zînetle süslendiren bir Zât olabilir.”

Sonra o müddeî, kalbinden der ki: “Yıldızlar çok kalabalıktırlar. Hem dağınık, karmakarışık görünüyorlar. Belki onların içinde, müekkillerim nâmına bir şey kazanırım.” der, onların içine girer. Onlara esbâb nâmına, şerîkleri hesabına ve tuğyan etmiş felsefe lisânıyla, nücûm-perest olan Sâbiiyûnlar’ın dedikleri gibi der ki: “Sizler pekçok dağınık olduğunuzdan, ayrı ayrı hâkimlerin taht-ı hükmünde bulunuyorsunuz.” O vakit yıldızlar nâmına bir yıldız der ki:

“Ne kadar sersem, akılsız ve ahmak ve gözsüzsün ki; bizim yüzümüzdeki sikke-i Vahdet’i ve tuğrâ-i Ehadiyet’i görmüyorsun, anlamıyorsun ve bizim nizâmât-ı àliyemizi ve kavânîn-i ubûdiyetimizi bilmiyorsun; bizi intizamsız zannediyorsun. Bizler öyle bir Zât’ın san'atıyız ve hizmetkârlarıyız ki; bizim denizimiz olan semâvâtı ve şeceremiz olan kâinâtı ve mesîregâhımız olan nihâyetsiz fezâ-yı âlemi kabza-i tasarrufunda tutan bir Vâhid-i Ehad’dir. Bizler, donanma elektrik lambaları gibi, O’nun kemâl-i Rubûbiyet’ini gösteren nurânî şâhidleriz ve Saltanat-ı Rubûbiyet’ini ilân eden ışıklı bürhânlarız. Herbir tâifemiz, O’nun dâire-i saltanatında, ulvî, süflî, dünyevî, berzahî, uhrevî menzillerde haşmet-i saltanatını gösteren ve ziyâ veren nurânî hizmetkârlarız.

Evet herbirimiz kudret-i Vâhid-i Ehad’in birer mu'cizesi ve şecere-i hilkatin birer muntazam meyvesi ve Vahdâniyet’in birer münevver bürhânı ve melâikelerin birer menzili, birer tayyaresi, birer mescidi ve avâlim-i ulviyenin birer lambası, birer güneşi ve Saltanat-ı Rubûbiyet’in birer şâhidi ve fezâ-yı âlemin birer zîneti, birer kasrı, birer çiçeği ve semâ denizinin birer nurânî balığı ve gökyüzünün birer güzel gözü (Hâşiye) [^6] olduğumuz gibi; hey'et-i mecmuamızda sükûnet içinde bir sükût ve hikmet içinde bir hareket ve haşmet içinde bir zînet ve intizam içinde bir hüsn-ü hilkat ve mevzûniyet içinde bir kemâl-i san'at bulunduğundan Sâni'-i Zülcelâl’imizi, nihâyetsiz diller ile Vahdet’ini, Ehadiyet’ini, Samediyet’ini ve evsâf-ı Cemâl ve Celâl ve Kemâl’ini bütün kâinâta ilân ettiğimiz hâlde, bizim gibi nihâyet derecede sâfî, temiz, mutî', musahhar hizmetkârları, karmakarışıklık ve intizamsızlık ve vazifesizlik, hattâ sâhibsizlik ile ittiham ettiğinden tokada müstehaksın.” der. O müddeînin yüzüne –recm-i şeytan gibi– bir yıldız, öyle bir tokat vurur ki, yıldızlardan tâ Cehennemin dibine onu atar.

[^6]: (Hâşiye) "Cenâb-ı Hakk'ın acâib-i masnûâtına bakıp temâşâ edip ve ettiren işâretleriz." Yani semâvât, hadsiz gözlerle zemindeki acâib-i San'at-ı İlâhiye'yi temâşâ eder gibi görünüyor. Semânın melâikeleri gibi, yıldızlar dahi mahşer-i acâib ve garâib olan Arz'a bakıyorlar ve zîşuûrları dikkatle baktırıyorlar demektir.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.