eden, çekirdekli cismin sâni'inden başkası olsun. Hem gözün kördür; yüzümdeki mu'cizât-ı kudreti, mâhiyetimizdeki havârık-ı fıtratı görmüyorsun. Eğer görsen anlarsın ki: Benim Sâni'im, öyle bir Zât’tır ki, hiçbir şey O’ndan gizlenemez, hiçbir şey O’na nazlanıp ağır gelemez. Yıldızlar, zerreler kadar O’na kolay gelir. Bir baharı bir çiçek kadar sühûletle icâd eder. Koca kâinâtın fihristesini, kemâl-i intizamla benim mâhiyetimde derceden bir Zât’tır. Böyle bir Zât’ın san'atına senin gibi câmid, âciz ve kör, sağır parmak karıştırabilir mi? Öyle ise sus! Def'ol git!” der, onu tardeder.
Sonra o müddeî gider; zeminin yüzüne serilen geniş haliçeye ve zemine giydirilen gayet müzeyyen ve münakkaş gömleğe esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla ve felsefe diliyle der ki: “Sende tasarruf edebilirim ve sana mâlikim veya sende hissem var.” diye da'vâ eder. O vakit o gömlek, (Hâşiye-1) [^3] o haliçe, hak ve hakikat nâmına, lisân-ı hikmetle o müddeîye der ki:
[^3]: (Hâşiye-1) Fakat şu haliçe, hem hayatdârdır, hem intizamlı bir ihtizâzdadır. Her vakit nakışları kemâl-i hikmet ve intizam ile tebeddül eder. Tâ ki; Nessâc'ının muhtelif cilve-i esmâsını ayrı ayrı göstersin...
“Eğer seneler, karnlar adedince yere giydirilip sonra intizam ile çıkarılıp geçmiş zamanın ipine asılan ve yeniden giydirilecek ve kemâl-i intizam ile kader dâiresinde programları ve biçimleri çizilen ve ta'yin olunan ve gelecek zamanın şeridine takılan ve intizamlı ve hikmetli, ayrı ayrı nakışları bulunan bütün gömlekleri, haliçeleri dokuyacak, icâd edecek kudret ve san'at sende varsa; hem hilkat-ı arzdan, tâ harâb-ı arza kadar, belki ezelden ebede kadar ulaşacak, hikmetli, kudretli iki manevî elin varsa; ve bütün atkılarımdaki bütün ferdleri icâd edecek kemâl-i intizam ve hikmetle tamir ve tecdîd edecek sende bir iktidar ve hikmet varsa; hem bizim modelimiz ve bizi giyen ve bizi kendine peçe ve çarşaf yapan küre-i arzı elinde tutup mûcid olabilirsen, bana Rubûbiyet da'vâ et. Yoksa haydi dışarıya! Bu yerde yer bulamazsın. Hem bizde öyle bir sikke-i Vahdet ve öyle bir tuğrâ-i Ehadiyet vardır ki, bütün kâinât kabza-i tasarrufunda olmayan ve bütün eşyayı, bütün şuûnâtıyla birden görmeyen ve nihâyetsiz işleri beraber yapamayan ve her yerde hâzır ve nâzır bulunmayan ve mekândan münezzeh olmayan ve nihâyetsiz hikmet ve ilim ve kudrete mâlik olmayan bize sâhib olamaz ve müdâhale edemez.”
Sonra o müddeî gider; “Belki küre-i arzı kandırıp orada bir yer bulurum.” der. Gider, küre-i arza (Hâşiye-2) [^4] yine esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla
[^4]:(Hâşiye-2) Elhâsıl: Zerre, o müddeîyi küreyvât-ı hamrâya havâle eder. Küreyvât-ı hamrâ onu hüceyreye.. hüceyre dahi beden-i insana.. beden-i insan ise, nev'-i insana.. nev'-i insan onu zîhayat envâ'ından dokunan arzın gömleğine.. arzın gömleği dahi küre-i arza.. küre-i arz onu güneşe.. güneş ise bütün yıldızlara havâle eder. Herbiri der: "Git, benden yukarıdakini zabtedebilirsen, sonra gel benim zabtıma çalış. Eğer onu mağlûb etmezsen, beni ele geçiremezsin!" Demek, bütün yıldızlara sözünü geçiremeyen, bir tek zerreye Rubûbiyet'ini dinletemez.
