İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 557 / 765
557

iğne var. Birisi, saatleri gösterir. Biri de, ondan altmış defa daha geniş bir dâirede dakikayı sayar. Birisi, altmış defa daha geniş bir dâire içinde sâniyeleri.. diğeri, yine altmış defa daha geniş bir dâirede sâliseleri ve hâkezâ.. râbiaları, hâmiseleri, sâdise, sâbia, sâmine, tâsia, tâ âşireleri sayacak gayet muntazam azîm bir dâirede birer ibre farzediyoruz. Farazâ saati sayan ibrenin dâiresi, küçük saatimiz kadar olsa; herhalde âşireleri sayan ibrenin dâiresi, arzın medâr-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir.

Şimdi iki şahıs farzediyoruz: Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi o ibrenin harekâtına göre temâşâ ediyor. Diğeri, âşireleri sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın bir zaman-ı vâhidde müşâhede ettikleri eşya, saatimizle arzın medâr-ı senevîsi nisbeti gibi, meşhûdâtça pekçok farkları vardır. İşte zaman –çünkü– harekâtın bir rengi, bir levni yâhut bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta cârî olan bir hüküm, zamanda dahi cârîdir. İşte bir saatte meşhûdâtımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuûr şahsın meşhûdâtı kadar olduğu ve hakikat-i ömrü de o kadar olduğu hâlde; âşire ibresine binen şahıs gibi, aynı zamanda o muayyen saatte Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Burâk-ı tevfik-i İlâhî’ye biner, berk gibi bütün dâire-i mümkinâtı kat'edip, acâib-i mülk ve melekûtu görüp, dâire-i vücûb noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rü'yet-i cemâl-i İlâhî’ye mazhar olarak, fermânı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir.

Yine hâtıra gelir ki: Dersiniz, “Evet olabilir, mümkündür. Fakat her mümkün vâki olmuyor. Bunun emsâli var mı ki; kabûl edilsin? Emsâli olmayan bir şeyin, yalnız imkânı ile vukû'una nasıl hükmedilebilir?”

Biz de deriz ki: Emsâli o kadar çoktur ki, hesaba gelmez. Meselâ; her zînazar, gözüyle, yerden tâ Neptün seyyâresine kadar bir sâniyede çıkar. Her zîilim, aklıyla, kozmoğrafya kanunlarına binip, yıldızların tâ arkasına bir dakikada gider. Her zîîmân, namazın ef'âl ve erkânına fikrini bindirip, bir nev'i Mi'râc ile kâinâtı arkasına atıp, huzura kadar gider. Her zîkalb ve kâmil velî, seyr ü sülûk ile arşdan ve dâire-i esmâ ve sıfâttan kırk günde geçebilir. Hattâ, Şeyh-i Geylânî, İmâm-ı Rabbânî gibi bazı zâtların ihbarât-ı sâdıkaları ile; bir dakikada arşa kadar urûc-u rûhânileri oluyor. Hem ecsâm-ı nurânî olan melâikelerin arşdan ferşe, ferşten arşa kısa bir zamanda gitmeleri ve gelmeleri vardır. Hem ehl-i Cennet, mahşerden Cennet bağlarına kısa bir zamanda urûc ediyorlar. Elbette bu kadar nümûneler gösteriyorlar ki; bütün evliyâların sultanı, umum mü'minlerin imâmı, umum ehl-i Cennet’in reisi ve umum melâikenin makbûlü olan Zât-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) seyr ü sülûküne medâr bir Mi'râc’ı bulunması ve O’nun makamına münâsib bir sûrette olması, ayn-ı hikmettir ve gayet ma'kuldür ve şübhesiz vâkidir.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.