İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 523 / 765
523

vücûd-u insaniyetin kalın ipinden şuûrlu bir tel ve mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i Âdemiyet’in kitabından bir eliftir ki, o elifin “iki yüzü” var. Biri, hayra ve vücûda bakar. O yüz ile yalnız feyze kàbildir. Vereni kabûl eder, kendi icâd edemez. O yüzde fâil değil, icâddan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sâhibidir. Hem onun mâhiyeti, harfiyedir; başkasının mânâsını gösterir. Rubûbiyeti, hayâliyedir. Vücûdu; o kadar zaîf ve incedir ki, bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki, eşyanın derecât ve mikdarlarını bildiren mîzanü'l-harâret ve mîzanü'l-hava gibi mîzanlar nev'inden bir mîzandır ki, Vâcibü'l-Vücûd’un mutlak ve muhît ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mîzandır.

İşte, mâhiyetini şu tarzda bilen ve iz'ân eden ve ona göre hareket eden ﴾ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ﴿ beşâretinde dâhil olur. Emâneti, bihakkın edâ eder ve o ene’nin dûrbîniyle, kâinât ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür ve âfâkî ma'lûmât nefse geldiği vakit, ene’de bir musaddık görür. O ulûm, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez. Vaktâ ki ene, vazifesini şu sûretle îfâ etti; vâhid-i kıyâsî olan mevhûm rubûbiyetini ve farazî mâlikiyetini terkeder. لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ der, hakîki ubûdiyetini takınır, “makam-ı ahsen-i takvîm” e çıkar.

Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup, vazife-i fıtriyesini terkederek kendine mânâ-yı ismiyle baksa, kendini mâlik i'tikàd etse o vakit emânette hıyânet eder; ﴾ وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ﴿ altında dâhil olur. İşte, bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlîd eden enâniyetin şu cihetindendir ki, semâvât ve arz ve cibâl, tedehhüş etmişler; farazî bir şirkten korkmuşlar. Evet, ene; ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mâhiyeti bilinmezse tesettür toprağı altında neşv ü nemâ bulur, gittikçe kalınlaşır. Vücûd-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücûd-u insanı bel' eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdeta ene olur. Sonra nev'in enâniyeti de bir asabiyet-i nev'iye ve milliye cihetiyle o enâniyete kuvvet verip; o ene, o enâniyet-i nev'iyeye istinâd ederek, şeytan gibi, Sâni'-i Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze eder. Sonra kıyâs-ı binnefs sûretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyâs edip Cenâb-ı Hakk’ın mülkünü onlara ve esbâba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer; ﴾ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ ﴿ meâlini gösterir. Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.