İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 522 / 765
522

risale-i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki: Âlemin miftâhı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinât kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenâb-ı Hak, emânet cihetiyle insana ene nâmında öyle bir miftâh vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enâniyet vermiş ki; Hallâk-ı kâinâtın künûz-u mahfiyesini onun ile keşfeder.

Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muammâ ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakîki mâhiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinât dahi açılır. Şöyle ki:

Sâni'-i Hakîm, insanın eline emânet olarak, rubûbiyetinin, sıfât ve şuûnâtının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak, işârât ve nümûneleri câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki; o ene, bir vâhid-i kıyâsî olup, evsâf-ı Rubûbiyet ve şuûnât-ı Ulûhiyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyâsî, bir mevcûd-u hakîki olmak lâzım değil; belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyâsî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakîki vücûdu lâzım değildir.

Suâl: Niçin Cenâb-ı Hakk’ın sıfât ve Esmâsının mârifeti “Enâniyet” e bağlıdır?

Elcevab: Çünkü; mutlak ve muhît bir şeyin hududu ve nihâyeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir sûret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mâhiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ; zulmetsiz, dâimî bir ziyâ, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakîki veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse o vakit bilinir. İşte Cenâb-ı Hakk’ın, İlim ve Kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esmâsı; muhît, hududsuz, şerîksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise; hakîki nihâyet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enâniyet yapar. Kendinde bir rubûbiyet-i mevhûme, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had çizer. Onun ile muhît sıfatlara bir hadd-i mevhûm vaz'eder. “Buraya kadar benim, ondan sonra O’nundur.” diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mâhiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ; dâire-i mülkünde mevhûm rubûbiyetiyle, dâire-i mümkinâtta Hàlık’ının Rubûbiyet’ini anlar ve zâhir mâlikiyetiyle Hàlık’ının hakîki mâlikiyetini fehmeder ve “Bu hâneye mâlik olduğum gibi, Hàlık da şu kâinâtın mâlikidir.” der ve cüz'î ilmiyle O’nun ilmini fehmeder ve kisbî san'atçığıyla o Sâni'-i Zülcelâl’in ibdâ'-ı san'atını anlar. Meselâ: “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim, öyle de şu dünya hânesini birisi yapmış ve tanzim etmiş.” der. Ve hâkezâ... Bütün sıfât ve Şuûnât-ı İlâhiye’yi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrârlı ahvâl ve sıfât ve hissiyat, ene’de mündericdir.

Demek ene, âyine-misâl ve vâhid-i kıyâsî ve âlet-i inkişaf ve mânâ-yı harfî gibi; mânâsı kendinde olmayan ve başkasının mânâsını gösteren,

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.