İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 495 / 765
495

şehrin uzak bir köşesinde pis, perîşan küçük bir hâneye, bir fabrikaya rastgeliyorlar. Görüyorlar ki, o hâne; amele, sefil, miskin adamlarla doludur. Acîb bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hânenin etrafı da zîrûh ve zîhayatlarla doludur. Fakat onların medâr-ı taayyüşü ve hususî şerâit-i hayatiyeleri vardır ki, onların bir kısmı, âkilü'n-nebâttır, yalnız nebâtât ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı, âkilü's-semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar. O iki adam, bu hâli görüyorlar, bakıyorlar ki; uzakta, binler müzeyyen saraylar, àlî kasırlar görünüyor. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs'atli meydânlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyâhut göz zaîfliğiyle veya o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle o sarayın sekeneleri, o iki adama görünmüyorlar. Hem, şu perîşan hânedeki şerâit-i hayatiye, o saraylarda bulunmuyor. O vahşî, bedevî, hiç şehir görmemiş adam, bu esbâba binâen görünmediklerinden ve buradaki şerâit-i hayat orada bulunmadığından der:

“O saraylar, sekenelerden hàlîdir, boştur, zîrûh içinde yoktur.” der, vahşetin en ahmakça bir hezeyanını yapar.

İkinci adam der ki: “Ey bedbaht! Şu hakîr, küçük hâneyi görüyorsun ki, zîrûh ile, amelelerle doldurulmuş... Ve biri var ki, bunları her vakit tazelendiriyor, istihdam ediyor. Bak, bu hâne etrafında boş bir yer yoktur; zîhayat ve zîrûh ile doldurulmuştur. Acaba hiç mümkün müdür ki; şu uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyînâtın, şu san'atlı sarayların onlara münâsib àlî sekeneleri bulunmasın! Elbette o saraylar, umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerâit-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine belki börek yerler; balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veya gözünün kàbiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile görünmemeleri, onların olmamalarına, hiçbir vakit delil olamaz. “Adem-i rü'yet, adem-i vücûda delâlet etmez. Görünmemek, olmamağa hüccet olamaz.”

İşte şu temsîl gibi, ecrâm-ı ulviye ve ecsâm-ı seyyâre içinde küre-i arzın hakaret ve kesâfeti ile beraber bu kadar hadsiz zîrûhların, zîşuûrların vatanı olması ve en hasîs ve en müteaffin cüz'leri dahi birer menba'-ı hayat kesilmesi, birer mahşer-i huveynât olması, bizzarûre ve bilbedâhe ve bittarîki'l-evlâ ve bilhadsi's-sâdık ve bilyakìni'l-kat'î delâlet eder, şehâdet eyler, ilân eder ki: Şu nihâyetsiz fezâ-yı âlem ve şu muhteşem semâvât; burçlarıyla, yıldızlarıyla, zîşuûr, zîhayat, zîrûhlarla doludur. Nardan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, râyihadan, kelimâttan, esîrden ve hattâ elektrikten ve sâir seyyâlât-ı latîfeden halk olunan o zîhayat ve o zîrûhlara ve o zîşuûrlara, Şerîat-ı Garrâ-yı Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân “Melâike ve cânn ve rûhâniyâttır.” der, tesmiye eder.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.