İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 494 / 765
494

en ednâsı olan hayat-ı nebât ve o hayat-ı nebâtın en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv ü nemâ bulması, o derece zâhir ve kesrette ve mebzûliyette, ülfet içinde, zaman-ı Âdem’den beri hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır. Hakikati, hakîki olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş. Hem hayat, o kadar nezîh ve temizdir ki; iki vechi, yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir, pâktır, şeffâftır. Dest-i Kudret, esbâbın perdesini vaz'etmeyerek, doğrudan doğruya mübâşeret ediyor. Fakat, sâir şeylerdeki umûr-u hasîseye ve Kudret’in izzetine uygun gelmeyen nâpâk keyfiyât-ı zâhiriyeye menşe' olmak için esbâb-ı zâhiriyeyi perde etmiştir.

Elhâsıl: Denilebilir ki, hayat olmazsa; vücûd, vücûd değildir. Ademden farkı olmaz. Hayat, rûhun ziyâsıdır. Şuûr, hayatın nurudur. Mâdemki hayat ve şuûr bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve mâdem şu âlemde bilmüşâhede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinâtta bir itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkem görünüyor. Mâdem, şu bîçâre perîşan küremiz, sergerdân zeminimiz, bu kadar hadd ü hesaba gelmez zevi'l-hayat ile, zevi'l-ervâh ile ve zevi'l-idrak ile dolmuştur... Elbette sâdık bir hads ile ve kat'î bir yakìn ile hükmolunur ki; şu kusûr-u semâviye ve şu burûc-u sâmiyenin dahi kendilerine münâsib zîhayat, zîşuûr sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi o nurânî sekeneler bulunur. “Nar, nuru yakmaz.” Belki, “Ateş, ışığa medet verir.” Mâdem Kudret-i Ezeliye, bilmüşâhede en âdi maddelerden, en kesif unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîrûhu halkeder ve gayet ehemmiyetle madde-i kesifeyi, hayat vâsıtasıyla madde-i latîfeye çevirir ve nur-u hayatı herşeyde kesretle serpiyor ve şuûr ziyâsıyla ekser şeyleri yaldızlıyor. Elbette O Kadîr-i Hakîm, bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle, nur gibi, esîr gibi rûha yakın ve münâsib olan sâir seyyâlât-ı latîfe maddeleri ihmal edip hayatsız bırakmaz, câmid bırakmaz, şuûrsuz bırakmaz. Belki madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ mânâlardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuûru kesretle halkeder ki; hayvanatın pekçok muhtelif ecnâsları gibi pekçok muhtelif rûhâni mahlûkları, o seyyâlât-ı latîfe maddelerinden halkeder. Onların bir kısmı melâike, bir kısmı da rûhâni ve cin ecnâslarıdır.

Melâikelerin ve rûhânilerin kesretle vücûdlarını kabûl etmek ne derece hakikat ve bedîhî ve ma'kul olduğunu ve Kur'ân’ın beyân ettiği gibi onları kabûl etmeyen, ne derece hilâf-ı hakikat ve hilâf-ı hikmet bir hurâfe, bir dalâlet, bir hezeyan, bir divânelik olduğunu şu temsîle bak, gör:

İki adam... Biri bedevî, vahşî; biri medenî, aklı başında olarak arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar. O medenî muhteşem

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.