İşte şu hakîm; böyle bir hikmeti, Kur'ân’ın bir harfinden fehmettiği zaman “Elhamdülillâh Kur'ân’dadır hak hikmet, felsefeyi beş paraya saymam.” der. Ve şâirâne bir fikir ve kalb sâhibine şu “Lâm”dan ve istikrardan şöyle bir mânâ fehmine gelir ki: “Güneş, nurânî bir ağaçtır. Seyyâreler onun müteharrik meyveleri... Ağaçların hilâfına olarak Güneş silkinir, tâ o meyveler düşmesin. Eğer silkinmezse, düşüp dağılacaklar.” Hem tahayyül edebilir ki: “Şems, meczûb bir serzâkirdir. Halka-i zikrin merkezinde cezbeli bir zikreder ve ettirir.” Bir risalede şu mânâya dair şöyle demiştim:
“Evet Güneş bir meyvedârdır, silkinir tâ düşmesin seyyâr olan yemişleri.
Eğer sükûtuyla sükûnet eylese cezbe.. kaçar, ağlar fezâda muntazam meczûbları.”
Hem meselâ: ﴾ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ﴿ da bir sükût var, bir ıtlâk var. Neye zafer bulacaklarını ta'yin etmemiş. Tâ herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun. Çünkü; bir kısım muhâtabın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir kısmı yalnız Cennet’i düşünür. Bir kısım, saâdet-i ebediyeyi arzu eder. Bir kısım, yalnız Rızâ-yı İlâhî’yi ricâ eder. Bir kısım Rü'yet-i İlâhiye’yi gaye-i emel bilir. Ve hâkezâ.. bunun gibi pek çok yerlerde Kur'ân, sözü mutlak bırakır, tâ âmm olsun. Hazfeder, tâ çok mânâları ifâde etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. İşte; ﴾ اَلْمُفْلِحُونَ ﴿ der. Neye felâh bulacaklarını ta'yin etmiyor. Güyâ o sükûtla der:
“Ey Müslümanlar!.. Müjde size. Ey müttakì!.. Sen Cehennemden felâh bulursun. Ey sâlih!.. Sen Cennet’e felâh bulursun. Ey ârif!.. Sen rızâ-yı İlâhî’ye nâil olursun. Ey âşık!.. Sen rü'yete mazhar olursun.” Ve hâkezâ... İşte Kur'ân, câmiiyet-i lafziye cihetiyle kelâmdan, kelimeden, hurûftan ve sükûttan herbirisinin binler misâllerinden yalnız nümûne olarak birer misâl getirdik. Âyeti ve kıssâtı bunlara kıyâs edersin.
Hem meselâ: ﴾ فَاعْلَمْ اَنَّـهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ ﴿ âyeti, o kadar vücûhu var ve o derece merâtibi var ki, bütün tabakàt-ı evliyâ, bütün sülûklerinde ve mertebelerinde şu âyete ihtiyaçlarını görüp ondan kendi mertebesine lâyık bir gıdâ-yı manevî, bir taze mânâ almışlar. Çünkü; “Allah” bir ism-i câmi' olduğundan Esmâ-i Hüsnâ adedince tevhidler, içinde bulunur. اَىْ : لَا رَزَّاقَ اِلَّا هُوَ ❀ لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ ❀ لَا رَحْمٰنَ اِلَّا هُوَ ve hâkezâ.
