İşte sadakayı ifâde eden şu kısacık cümlede, beş şart ile beraber geniş bir dâiresini akla ihsân ediyor. Hey'etiyle ihsâs ediyor. İşte hey'ette böyle pek çok nazımlar var. Kelimâtın dahi birbirine karşı, aynen, geniş böyle bir dâire-i nazmiyesi var.
Sonra kelâmların da, meselâ: ﴾ قُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌ ﴿ de altı cümle var. Üçü müsbet, üçü menfî. Altı mertebe-i tevhidi isbât etmekle beraber şirkin altı envâ'ını reddeder. Herbir cümlesi öteki cümlelere hem delil olur, hem netice olur. Çünkü: Herbir cümlenin iki mânâsı var. Bir mânâ ile netice olur, bir mânâ ile de delil olur. Demek Sûre-i İhlâs’ta otuz Sûre-i İhlâs kadar muntazam, birbirini isbât eder delillerden mürekkeb sûreler vardır. Meselâ:
قُلْ هُوَ اللّٰهُ : لِاَنَّهُ اَحَدٌ ، لِاَنَّهُ صَمَدٌ ، لِاَنَّهُ لَمْ يَلِدْ ، لِاَنَّهُ لَمْ يُولَدْ ،
لِاَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ
Hem :
وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ : لِاَنَّهُ لَمْ يُولَدْ ، لِاَنَّهُ لَمْ يَلِدْ ، لِاَنَّهُ صَمَدٌ ،
لِاَنَّهُ اَحَدٌ ، لِاَنَّهُ هُوَ اللّٰهُ
Hem :
هُوَ اللّٰهُ فَهُوَ اَحَدٌ ، فَهُوَ صَمَدٌ ، فَاِذًا لَمْ يَلِدْ ، فَاِذًا لَمْ يُولَدْ ،
فَاِذًا لَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ
Daha sen buna göre kıyâs et...
Meselâ: ﴾ الٓمٓ ❀ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ ﴿ Şu dört cümlenin herbirisinin iki mânâsı var. Bir mânâ ile öteki cümlelere delildir; diğer mânâ ile onlara neticedir. Onaltı münâsebet hatlarından bir nakş-ı nazmî-i i'câzî hâsıl olur. “İşârâtü'l-İ'câz” da öyle bir tarzda beyân edilmiş ki, bir nakş-ı nazmî-i i'câzî teşkil eder.
Onüçüncü Söz’de beyân edildiği gibi, güyâ ekser Âyât-ı Kur'âniye’nin herbirisi ekser âyâtın herbirisine bakar bir gözü ve nâzır bir yüzü vardır ki, onlara münâsebâtın hutût-u maneviyesini uzatıyor. Birer nakş-ı i'câzî
