İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 330 / 765
330

sırf aklî ve îmânî bir tarzda –ve o mukayyed, ayn-ı mutlak olduğunu– bir teslîmiyet ile verebilir. Fakat o insan gibi akıllı farzettiğimiz “Zühre”, “Katre”,“Reşha” şu hükümleri, yani pek büyük âsârı güneşlerine isnâd etmeleri aklîdir, şühûdî değil. Belki, bazen hükm-ü îmânîleri, şühûd-u kevniyelerine müsâdeme eder. Pek güçlükle inanabilirler.

İşte hakikate dar gelen ve bazı köşelerinde hakikatin a'zâları görünen ve hakikatle karışık şu temsîl içine üçümüz de girmeliyiz. Üçümüz de kendimizi “Zühre”, “Katre”, “Reşha” farzedeceğiz. Zîra onlarda farzettiğimiz şuûr kâfî gelmiyor. Biz aklımızı dahi onlara katmalıyız. Yani onlar maddî güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlar, biz de manevî güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız.

İşte sen, ey dünyayı unutmayan ve maddiyâta tevağğul eden ve nefsi kesâfet peydâ eden arkadaş! Sen “Zühre” ol. Nasıl ki o “Zühre” çiçeği, Ziyâ-yı Şems’ten inhilâl etmiş bir renk alıyor ve o bir renk içinde Şems’in timsâlini karıştırıp kendine zînetli bir sûret giydiriyor... Zîra senin isti'dâdın dahi ona benzer.

Hem şu esbâba dalmış Eski Said gibi mektebli feylesof ise, Kamer’e âşık olan “Katre” olsun ki; Kamer, Güneş’ten aldığı ziyâ zıllini ona verir ve onun göz bebeğine bir nur verir. O da o nur ile parlar. Fakat o “Katre” o nur ile yalnız Kamer’i görür, Güneş’i göremez. Belki, îmânıyla görebilir.

Hem, şu herşeyi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak’tan bilir, esbâbı bir perde telâkki eder fakir adam, o da “Reşha” olsun. Öyle bir “Reşha” ki; kendi zâtında fakirdir. Hiçbir şeyi yok ki; ona dayanıp “Zühre” gibi kendine güvensin. Hiçbir rengi yok ki; onunla görünsün. Başka şeyleri de tanımıyor ki, ona teveccüh etsin. Hàlis bir safveti var ki; doğrudan doğruya Güneş’in timsâlini gözbebeğinde saklıyor. Şimdi mâdem biz bu üç şey yerine geçtik; kendimize bakmalıyız. Bizde ne var? Ne yapacağız?..

İşte bakıyoruz ki: Bir Zât-ı Kerîm, ihsânıyla bizi gayet derece tezyîn ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise, ihsân edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana kurbiyet ister ve görmek taleb eder. Öyle ise, herbirimiz isti'dâdımıza göre, o muhabbet câzibesiyle sülûk edeceğiz. Ey Zühre-misâl! Sen gidiyorsun, fakat çiçek olarak git. İşte gittin. Terakkî ede ede, tâ bir mertebe-i külliyeye geldin. Güyâ bütün çiçeklerin hükmüne geçtin. Hâlbuki, “Zühre” kesif bir âyinedir. Onda ziyâdaki yedi renk inhilâl ve inkisar eder. Şems’in aksini gizler. Sen sevdiğin Güneş’in yüzünü görmekte muvaffak olamazsın. Çünkü; kayıtlı olan renkler, hususiyetler, dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor. Sen şu hâlde sûretlerin, berzahların ortaya girmesiyle neş'et eden firâktan kurtulamazsın.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.