Hem de bana satmak ise, bana asker olup benim nâmımla tasarruf etmek demektir. Âdi bir esir ve başıbozuğa bedel, àlî bir pâdişahın hàs, serbest bir yâver-i askeri olursunuz.”
Onlar, şu iltifatı ve fermânı dinledikten sonra, o iki adamdan aklı başında olanı dedi:
“Baş üstüne, ben maaliftihâr satarım. Hem bin teşekkür ederim.”
Diğeri mağrûr, nefsi fir'avunlaşmış, hodbîn, ayyaş, güyâ ebedî o çiftlikte kalacak gibi, dünya zelzele ve dağdağalarından haberi yok. Dedi:
“Yok, yok!.. Pâdişah kimdir? Ben mülkümü satmam, keyfimi bozmam!..”
Biraz zaman sonra birinci adam, öyle bir mertebeye çıktı ki, herkes hâline gıbta ederdi. Pâdişahın lütfuna mazhar olmuş, hàs sarayında saâdetle yaşıyor. Diğeri, öyle bir hâle giriftâr olmuş ki; herkes ona acıyor, hem “Müstehak!” diyor. Çünkü; hatâsının neticesi olarak, hem saâdeti ve mülkü gitmiş, hem ceza ve azâb çekiyor.
İşte ey nefs-i pür-heves! Şu misâlin dûrbîni ile hakikatin yüzüne bak.
Amma o pâdişah ise; ezel-ebed Sultan’ı olan Rabbin, Hàlık’ındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mîzanlar ise; senin dâire-i hayatın içindeki mâmelekin ve o mâmelekin içindeki cisim, rûh ve kalbin ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayâl gibi zâhirî ve bâtınî hâsselerindir. Ve o Yâver-i Ekrem ise, Resûl-i Kerîm’dir. Ve o fermân-ı ahkem ise, Kur'ân-ı Hakîm’dir ki; bahsinde bulunduğumuz ticâret-i azîmeyi, şu âyetle ilân ediyor:
﴿ اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ ﴾
Ve o dalgalı muhârebe meydânı ise, şu fırtınalı dünya yüzüdür ki; durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: “Mâdem herşey elimizden çıkacak, fânî olup kaybolacak; acaba bâkîye tebdil edip ibkà etmek çaresi yok mu?” deyip düşünürken birden semâvî Sadâ-yı Kur'ân işitiliyor. Der: “Evet var. Hem beş mertebe kârlı bir sûrette, güzel ve rahat bir çaresi var.”
Suâl: Nedir?
Elcevab: Emâneti sâhib-i hakîkisine satmak. İşte o satışta, beş derece kâr içinde kâr var.
Birinci Kâr: Fânî mal bekà bulur. Çünkü: Kayyûm-u Bâkî olan Zât-ı Zülcelâl’e verilen ve O’nun yolunda sarfedilen şu ömr-ü zâil, bâkîye inkılâb eder. Bâkî meyveler verir. O vakit ömür dakikaları; âdeta tohumlar, çekirdekler hükmünde zâhiren fenâ bulur, çürür. Fakat, Âlem-i Bekà’da saâdet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler. Ve Âlem-i Berzah’ta ziyâdâr, mûnis birer manzara olurlar.
