ve ukùlüne isâle ediyor. Hem, hissiz, câmid bazı taşları böyle acîb bir tarzda mu'cizât-ı kudretine mazhar etmesi, (Hâşiye) [^2] Güneş’in ziyâsı, Güneş’i gösterdiği gibi, o Fâtır-ı Zülcelâl’i gösterdiği hâlde, nasıl O’nun o nur-u mârifetine karşı kör olup görmüyorsunuz?
[^2]:(Hâşiye) Nil-i mübârek Cebel-i Kamer'den çıktığı gibi, Dicle'nin en mühim bir şûbesi, Van Vilâyeti'nden Müküs Nahiyesi'nden, bir kayanın mağarasından çıkıyor. Fırat'ın da mühim bir şûbesi, Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkıyor. Dağların aslı, hilkaten bir madde-i mâyiadan incimâd etmiş taşlar olduğu fennen sâbittir. Tesbihât-ı Nebeviyeden olan سُبْحَانَ مَنْ بَسَطَ الْاَرْضَ عَلٰى مَاءٍ جَمَدْ kat'î delâlet ediyor ki, asl-ı hilkat-i Arz şöyledir ki: Su gibi bir madde, emr-i İlâhî ile incimâd eder, taş olur. Taş, İzn-i İlâhî ile toprak olur. Tesbihteki arz lafzı, toprak demektir. Demek su, çok yumuşaktır, üstünde durulmaz. Taş çok serttir, ondan istifade edilmez. Onun için Hakîm-i Rahîm, toprağı, taş üstünde serer, zevi'l-hayata makarr eder!
İşte, şu üç hakikate nasıl bir belâğat giydirilmiş gör ve belâğat-ı irşadiyeye dikkat et! Acaba hangi kasâvet ve katılık vardır ki, böyle harâretli şu belâğat-ı irşada karşı dayanabilsin, ezilmesin?..
İşte baştan buraya kadar anladınsa Kur'ân-ı Hakîm’in irşadî bir lem'a-i i'câzını gör, Allah’a şükret!..
﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَاعَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾
اَللّٰهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْآنِ كَمَا تُحِبُّ وَتَرْضٰى وَوَفِّقْنَا لِخِذْمَتِهِ آمِينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ الْحَكِيمُ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ ∗∗∗
