(Hâşiye) [^7] بَجُنْبِيدَسْت زُلفْـهَارَا بَشَوْقْ اَنْگِيزِ شَهْنَازِى
[^7]:(Hâşiye) Şehnâz-ı Çelkezî, kırk örme saç ile meşhûr bir dünya güzelidir.
Oynattırıyorlar zülüfvârî küçük dallarını ve onunla temâşâ edenlere de latîf şevklerini ve ulvî zevklerini ihtar ediyorlar.
بَبَالاَ مِي زَنَـنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ عِشْقْ بَازِى (نسخة)
Aşkın “hây hûy” perdelerinden en hassas tellere, damarlara dokunuyor gibi sadâ veriyorlar. (Nüsha)[^8]
[^8]:(Nüsha) : Şu nüsha mezaristandaki ardıç ağacına bakar. نسخة: بَبَالاَ مِي زَنَـنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ چَرْخِ بَازِى مُرْدَهَارَا نَغْمَ هَاىِ اَزَلِى اَزْ حُزْنْ اَنْگِيزِ نَوَازِى
مِي دِهَدْ هُوشَه گِيرِينْـهَاىِ دِيرِينْـهَاىِ زَوَالِى اَزْ حُبِّ مَجَازِى
Fikre şu vaziyetten şöyle bir mânâ geliyor: Mecâzî muhabbetlerin zevâl elemiyle gelen ağlayış, hem derinden derine hazîn bir enîni ihtar ediyorlar.
بَرْسَرِ مَحْمُودْهَا نَعْمَ هَاىِ حُزْنْ اَنْگِيز اَيَازِى
Mahmud’ların, yani Sultan Mahmud gibi mahbûbundan ayrılmış bütün âşıkların başlarında, hüzün-âlûd mahbûblarının nağmesinin tarzını işittiriyorlar.
مُرْدَهَارَا نَغْمَ هَاىِ اَزَلِى اَزْ حُزْنْ اَنْگِيزِ نَوَازِى
Dünyevî sadâların ve sözlerin dinlemesinden kesilmiş olan ölmüşlere; ezelî nağmeleri, hüzün-engîz sadâları işittiriyor gibi bir vazifesi var görünüyorlar.
رُوحَه مِى اۤيَدْ اَزُو زَمْزَمَهٴِ نَازُ ونِـيَازِى
Rûh ise, şu vaziyetten şöyle anladı ki; eşya, tesbihât ile Sâni'-i Zülcelâl’in tecelliyât-ı esmâsına mukàbele edip bir nâz-niyâz zemzemesidir, geliyor.
