gibi, bir Sâni'-i Zülcelâl’in esmâsını bildirir. Nakıştan mânâya geçsen esmâ yoluyla müsemmâyı bulursun. Mâdem şu masnûât-ı fâniyenin mağzını, içini bulabilirsin; onu elde et, mânâsız kabuğunu, kışrını, acımadan fenâ seyline atabilirsin.
بَلِى اۤثَارْهَا گُويَنْد زِ اَسْـمَا لَفْظِ پُـرْ مَعْـنَا بِخَوانْ مَعْـنَا
وَمِيزَنْ دَرْ هَوَا اۤنْ لَفْظِ بِى سَوْدَا
Evet, masnûâtta hiçbir eser yok ki, çok mânâlı bir lafz-ı mücessem olmasın, Sâni'-i Zülcelâl’in çok esmâsını okutturmasın. Mâdem şu masnûât elfâzdır, kelimât-ı kudrettir; mânâlarını oku, kalbine koy. Mânâsız kalan elfâzı, bilâ-pervâ zevâlin havasına at. Arkalarından alâkadarâne bakıp meşgul olma!
عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ غِـيَاثِ ﴿ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴾ مِى زَنْ اَىْ نَفْسَمْ
İşte zâhir-perest ve sermâyesi âfâkî ma'lûmâttan ibaret olan akl-ı dünyevî, böyle silsile-i efkârı, hiçe ve ademe incirâr ettiğinden, hayretinden ve haybetinden me'yûsâne feryâd ediyor. Hakikate giden bir doğru yol arıyor. Mâdem ufûl edenlerden ve zevâl bulanlardan rûh elini çekti. Kalb dahi mecâzî mahbûblardan vazgeçti. Vicdân dahi fânîlerden yüzünü çevirdi.
Sen dahi bîçâre nefsim! İbrahimvâri ﴾ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴿ gıyâsını çek, kurtul!
چِه خُوشْ گُويَدْ اُو شَيْدَا جَامِى عِشْقِ خُوىْ
Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-ı aşk olan Mevlâna Câmî, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için bak ne güzel söylemiş:
6 يَكِى خَواهْ 1، يَكِى خَوانْ 2، يَكِى جُوىْ 3، يَكِى بِينْ 4، يَكِى دَانْ 5، يَكِى كُوىْ
demiştir. (Hâşiye) [^4] Yani:
[^4]:(Hâşiye) Yalnız bu satır Mevlâna Câmî'nin kelâmıdır.
1- Yalnız biri iste; başkaları istenmeye değmiyor.
2- Biri çağır; başkaları imdâda gelmiyor.
