kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki; kalb, ona perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın?
نَمِى خَواهَـمْ فَـنَادَه مَحْو شُدَنْ مَقْصُودْ
Bir maksûd ki, fenâda mahvoluyor; o maksûdu istemem. Çünkü; fânîyim, fânî olanı istemem; neyleyeyim?..
نَمِى خَوانَـمْ زَوَالْدَه دَفْن شُدَنْ مَعْـبُودْ
Bir ma'bûd ki, zevâlde defnoluyor; onu çağırmam, ona ilticâ etmem. Çünkü; nihâyetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük derdlerime devâ bulamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevâlden kendini kurtaramayan nasıl ma'bûd olur?
عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ نِدَاء ﴿ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴾ مِى زَنَدْ رُوحَـمْ
Evet, zâhire mübtelâ olan akıl, şu keşmekeş kâinâtta perestiş ettiği şeylerin zevâlini görmek ile me'yûsâne feryâd eder ve bâkî bir mahbûbu arayan rûh dahi, ﴾ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴿ feryâdını ilân ediyor.
نَمِى خَواهَـمْ نَمِى خَوانَـمْ نَمِى تَابَـمْ فِرَاقِى
İstemem, arzu etmem, tâkat getirmem müfârakatı...
نَمِى اَرْزَدْ مَـرَاقَه اِينْ زَوَالْ دَرْ پَسْ تَلاَقِى
Der-akab zevâl ile acılanan mülâkatlar, keder ve meraka değmez. İştiyaka hiç lâyık değildir. Çünkü; zevâl-i lezzet, elem olduğu gibi, zevâl-i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecâzî âşıkların dîvânları, yani aşknâmeleri olan manzûm kitapları, şu tasavvur-u zevâlden gelen elemden birer feryâddır. Herbirinin bütün dîvân-ı eş'ârının rûhunu eğer sıksan, elemkârâne birer feryâd damlar.
اَزْ اۤنْ دَرْدِى گِرِينِ ﴿ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴾ مِى زَنَدْ قَلْبَـمْ
İşte o zevâl-âlûd mülâkatlar, o elemli, mecâzî muhabbetler derdinden
