Aynen öyle de, geçmiş ve gelecek elemli saatleri –ki hiç ve ma'dûm ve yok olmuşlar– şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp, Allah’tan şekvâ etmek gibi “Of!.. Of!..” etmek divâneliktir. Eğer sağa sola, yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfî gelir. Sıkıntı ondan bire iner.
Hattâ şekvâ olmasın, ben bu Üçüncü Medrese-i Yûsufiyede, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde görmediğim maddî ve manevî sıkıntılı, hastalıklı musîbetimde, hususan Nur’un hizmetinden mahrumiyetimden gelen me'yûsiyet ve kalbî ve rûhî sıkıntılar beni ezdiği sırada, inâyet-i İlâhiye bu mezkûr hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan ve hapsimden râzı oldum. Çünkü: “Benim gibi kabir kapısında bir bîçâreye, gafletle geçebilir bir saatini, on aded ibâdet saatleri yapmak büyük kârdır.” diye şükreyledim.
Üçüncü Nokta: Mahpuslara şefkatkârâne hizmetle yardım etmek ve muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek ve manevî yaralarına tesellîlerle merhem sürmekte, az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarıdan gelen yemeklerini onlara vermek; aynı o yemek kadar, o gardiyan ve gardiyan ile beraber dâhilde ve hàriçte çalışanların –bir sadaka hükmünde– defter-i hasenâtına yazılır. Hususan musîbet-zede ihtiyar veya hasta veya fakir veya garîb olsa, o sadaka-i maneviyenin sevâbı çok ziyâdeleşir.
İşte bu kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Tâ ki; o hizmeti, lillâh için olsun.
Hem bir şartı da, sadâkat ve şefkat ve sevinç ile ve minnet etmemek tarzda yardımlarına koşmaktır. ∗∗∗
