ve âyet-i ﴾ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ى ﴿
ve âyet-i ﴾ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ ﴿
ve âyet-i ﴾ مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ ﴿
ve âyet-i ﴾ اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلٰى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ ﴿
ve âyet-i ﴾ يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ ﴿
ve âyet-i ﴾ وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ﴿
ve âyet-i ﴾ لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْآنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ ﴿ gibi âyetlerin küllî, umumî, ulvî ifâdelerine bak!
Hem, başlarında ﴾ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ﴿ veyâhut ﴾ سَبَّحَ ﴿ ve ﴾ يُسَبِّحُ ﴿ bulunan sûrelerin başlarına dikkat et; tâ, bu sırr-ı azîmin şuâını göresin.
Hem, ﴾ الٓمٓ ﴿ lerin ve ﴾ الٓرٰ ﴿ ların ve ﴾ حٰمٓ ﴿ lerin fâtihalarına bak;
Kur'ân’ın, Cenâb-ı Hakk’ın yanında ehemmiyetini bilesin.
Eğer şu “Dördüncü Esâs”ın kıymetdâr sırrını fehmettin ise; enbiyâya gelen vahyin ekseri, melek vâsıtasıyla olduğunu ve ilhâmın ekseri, vâsıtasız olduğunu anlarsın. Hem, en büyük bir velî, hiçbir nebînin derecesine yetişmediğinin sırrını anlarsın. Hem Kur'ân’ın azametini ve izzet-i kudsiyetini ve ulviyet-i i'câzının sırrını anlarsın. Hem, Mi'râc’ın sırr-ı lüzumunu, yani tâ semâvâta, tâ Sidretü'l-Müntehâ’ya, tâ Kàb-ı Kavseyn’e gidip, ﴾ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ ﴿ olan Zât-ı Zülcelâl ile münâcât edip, tarfetü'l-aynda yerine gelmek sırrını anlarsın... Evet şakk-ı Kamer, nasıl ki bir mu'cize-i risaletidir; nübüvvetini cin ve inse gösterdi... Öyle de: Mi'râc dahi, bir mu'cize-i ubûdiyetidir; habîbiyetini ervâh ve melâikeye gösterdi.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى آلِهِ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ آمِينَ
