اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى اَلْطَفِ وَاَشْرَفِ وَاَكْمَلِ وَاَجْمَلِ ثَمَرَاتِ طُوبَاءِ رَحْمَتِكَ الَّذِي اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَوَسِيلَةً لِوُصُولِنَا اِلٰى اَزْيَنِ وَاَحْسَنِ وَاَجْلٰى وَاَعْلٰى ثَمَرَاتِ تِلْكَ الطُّوبَاءِ الْمُتَدَلِّيَةِ عَلٰى دَارِ الْآخِرَةِ اَىِ الْجَنَّةِ ❀ اَللّٰهُمَّ اَجِرْنَا وَاَجِرْ وَالِدَيْنَا مِنَ النَّارِ وَاَدْخِلْنَا وَاَدْخِلْ وَالِدَيْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ بِجَاهِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ آمِينَ
Ey şu risaleyi insaf ile mütâlaa eden kardeş! Deme: “Niçin bu ‘Onuncu Söz’ ü birden tamamıyla anlayamıyorum?” ve tamam anlamadığın için sıkılma. Çünkü; İbn-i Sînâ gibi bir dâhi-yi hikmet:
اَلْحَشْرُ لَيْسَ عَلٰى مَقَايِيسَ عَقْلِيَّةٍ demiş, “Îmân ederiz. Fakat akıl bu yolda gidemez.” diye hükmetmiştir.
Hem, bütün ulemâ-i İslâm: “Haşir, bir mes'ele-i nakliyedir. Delili, nakildir. Akıl ile ona gidilmez.” diye müttefikan hükmettikleri hâlde, elbette o kadar derin ve ma'nen pek yüksek bir yol, birdenbire bir cadde-i umumiye-i akliye hükmüne geçemez. Kur'ân-ı Hakîm’in feyziyle ve Hàlık-ı Rahîm’in rahmetiyle, şu taklidi kırılmış ve teslîmi bozulmuş asırda, o derin ve yüksek yolu şu derece ihsân ettiğinden bin şükür etmeliyiz. Çünkü; îmânımızın kurtulmasına kâfî gelir. Fehmettiğimiz mikdarına memnun olup tekrar mütâlaa ile izdiyâdına çalışmalıyız.
Haşre, akıl ile gidilmemesinin bir sırrı şudur ki: Haşr-i A'zam, İsm-i A'zam’ın tecellîsiyle olduğundan, Cenâb-ı Hakk’ın İsm-i A'zam’ının ve her ismin a'zamî mertebesindeki tecellîsiyle zâhir olan ef'âl-i azîmeyi görmek ve göstermekle Haşr-i A'zam bahar gibi kolay isbât ve kat'î iz'ân ve tahkîkî îmân edilir.
Şu “Onuncu Söz” de feyz-i Kur'ân ile öyle görülüyor ve gösteriliyor. Yoksa akıl, dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa âciz kalır, taklide mecbur olur... ∗∗∗
