Eğer, başka yerde dahi onlara tam mazhar olacak mekân bulunmazsa; o vakit, gündüzü dolduran ziyâyı gördüğü hâlde güneşin vücûdunu inkâr etmek derecesinde bir divânelikle; şu herşeyde bulunan gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek, şu nefsimizde ve ekser eşyada her vakit müşâhede ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı görünen adâleti inkâr etmek (Hâşiye) [^25] ve şu her yerde gördüğümüz merhameti inkâr etmek lâzımgeldiği gibi; şu kâinâtta gördüğümüz icraat-ı hakîmâne ve ef'âl-i kerîmâne ve ihsânat-ı rahîmânenin sâhibini –hâşâ sümme hâşâ!– sefîh bir oyuncu, gaddâr bir zâlim olduğunu kabûl etmek lâzımgelir ki; nihâyetsiz muhâl bir inkılâb-ı hakàiktır. Hattâ herşeyin vücûdunu ve kendi nefsinin vücûdunu inkâr eden ahmak Sofestâiler dahi bunun tasavvuruna kolay kolay yanaşamazlar...
[^25]:(Hâşiye) Evet, adâlet iki şıktır. Biri müsbet, diğeri menfîdir. Müsbet ise; hak sâhibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet, bu dünyada bedâhet derecesinde ihâtası vardır. Çünkü, Üçüncü Hakikat'te isbât edildiği gibi; herşeyin isti'dat lisânıyla ve ihtiyac-ı fıtrî lisânıyla ve ıztırar lisânıyla Fâtır-ı Zülcelâl'den istediği bütün matlûbâtını ve vücûd ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsûs mîzanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşâhede veriyor. Demek, adâletin şu kısmı, vücûd ve hayat derecesinde kat'î vardır. İkinci kısım menfîdir ki; haksızları terbiye etmektir. Yani, haksızların hakkını, tâzib ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise; çendan tamamıyla şu dünyada tezâhür etmiyor. Fakat, o hakikatin vücûdunu ihsâs edecek bir sûrette hadsiz işârât ve emârât vardır. Ezcümle: Kavm-i Âd ve Semûd'dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te'dib ve tâziyâne-i tâzib; gayet àlî bir adâletin hükümrân olduğunu hads-i kat'î ile gösteriyor...
Elhâsıl: Şu görünen şuûnât-ı dünyadaki vüs'atli ictimâât-ı hayatiye ve sür'atli iftirakat-ı mevtiye ve haşmetli toplanmalar ve çabuk dağılmalar ve azametli ihtifalât ve büyük tecelliyât ile ve onların bu âleme ait bu dünya-yı fânîde, kısa bir zamanda ma'lûmumuz olan semerât-ı cüz'iyeleri, ehemmiyetsiz ve muvakkat gayeleri mâbeyninde hiç münâsebet olmadığından, âdeta küçük bir taşa, bir büyük dağ kadar hikmetler, gayeler takmak; bir büyük dağa, bir küçük taş gibi muvakkat bir gaye-i cüz'iye vermeye benzer ki; hiçbir akıl ve hikmete uygun gelemez.
Demek, şu mevcûdât ve şuûnât ile ve dünyaya ait gayeleri ortasında bu derece nisbetsizlik, kat'iyyen şehâdet eder ki: Bu mevcûdâtın yüzleri, âlem-i mânâya müteveccihtir. Münâsib meyveleri orada veriyor ve gözleri Esmâ-i Kudsiye’ye dikkat ediyor. Gayeleri o âleme bakıyor. Ve özleri dünya toprağı altında, sünbülleri âlem-i Misâl’de inkişaf ediyor. İnsan, isti'dâdı nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor; Âhiret’te mahsul alıyor.
