İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 79 / 765
79

Bak! Fermân-ı A'zam, bahsettiğimiz hakikate dair ne diyor:

﴿ فَانْظُرْ اِلٰٓى آثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ ﴾

Elhâsıl: Haşre mâni hiçbir şey yoktur. Muktazî ise, herşeydir.

Evet, mahşer-i acâib olan şu koca arzı, âdi bir hayvan gibi imâte ve ihyâ eden ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve güneşi onlara şu misâfirhânede ışık verici ve ısındırıcı bir lamba eden, seyyârâtı meleklerine tayyare yapan bir Zât’ın, bu derece muhteşem ve sermedî Rubûbiyet’i ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyeti; elbette, yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekàsız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.

Demek, O’na şâyeste, dâimî, berkarar, zevâlsiz, muhteşem bir diyar-ı âher var. Başka bâkî bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya dâvet eder ve oraya nakledeceğine; zâhirden hakikate geçen ve kurb-u huzuruna müşerref olan bütün ervâh-ı neyyire ashâbı, bütün kulûb-u münevvere aktâbı, bütün ukùl-ü nurâniye erbâbı şehâdet ediyorlar ve bir mükâfât ve mücâzât ihzar ettiğini, müttefikan haber veriyorlar ve mükerreren pek kuvvetli va'd ve pek şiddetli tehdid eder, naklederler.

Hulfü'l-va'd ise; hem zillet, hem tezellüldür. Hiçbir cihetle celâl ve kudsiyetine yanaşamaz. Hulfü'l-vaîd ise; ya afvdan, ya aczden gelir. Hâlbuki küfür; cinayet-i mutlakadır. (Hâşiye) [^24] Affa kàbil değil... Kadîr-i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir.

[^24]:(Hâşiye) Evet, küfür; mevcûdâtın kıymetini iskàt ve mânâsızlıkla ittiham ettiğinden; bütün kâinâta karşı bir tahkîr ve mevcûdât âyinelerinde cilve-i Esmâ'yı inkâr olduğundan; bütün Esmâ-i İlâhiye'ye karşı bir tezyif ve mevcûdâtın vahdâniyete olan şehâdetlerini reddettiğinden; bütün mahlûkata karşı bir tekzîb olduğundan; isti'dâd-ı insanîyi öyle ifsad eder ki; salâh ve hayrı kabûle liyâkati kalmaz. Hem, bir zulm-ü azîmdir ki, umum mahlûkatın ve bütün Esmâ-i İlâhiye'nin hukukuna bir tecâvüzdür. İşte şu hukukun muhâfazası ve nefs-i kâfir, hayra kàbiliyetsizliği; küfrün adem-i affını iktiza eder. ﴾ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ ﴿ şu mânâyı ifâde eder.

Şâhidler, muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları hâlde kemâl-i ittifak ile şu mes'elenin esâsında müttehiddirler. Kesretçe tevâtür derecesindedirler; keyfiyetçe icmâ kuvvetindedirler. Mevkice herbiri nev'-i beşerin bir yıldızı, bir tâifenin gözü, bir milletin azîzidirler. Ehemmiyetçe şu mes'elede hem ehl-i ihtisas, hem ehl-i isbâttırlar.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.