İkinci Mevkıf’ta görüldüğü gibi, hilkat-ı semâvât ve arzdan, tâ sîmâlardaki teşahhusâta kadar hangi şeyden soruldu ise, lisân-ı hâl ile vahdâniyete şehâdet ve sikke-i tevhidi gösterdi. Sen de gördün... Öyle ise, kâinâtın mevcûdâtında bir emâre yok ki, şirk ihtimali, ona bina edilsin. Demek, da'vâ-yı şirk, sırf tahakkümî ve mânâsız söz ve da'vâ-yı mücerred olduğundan şirki iddia etmek, mahz-ı cehâlet, ayn-ı belâhettir.
İşte ehl-i dalâletin vekili, buna karşı diyeceği kalmıyor. Yalnız diyor ki: “Şirke emâre, kâinâttaki tertib-i esbâbdır; herşeyin, bir sebeble bağlı olduğudur. Demek esbâbın, hakîki te'sirleri vardır. Te'sirleri varsa şerîk olabilirler?”
Elcevab: Meşîet ve Hikmet-i İlâhiye’nin muktezâsıyla ve çok esmânın tezâhür etmek istemesiyle müsebbebât, esbâba rabtedilmiş. Herbir şey, bir sebeble bağlanmış. Fakat çok yerlerde ve müteaddid Söz’lerde kat'î isbât etmişiz ki; esbâbda hakîki te'sir-i icâdî yok. Şimdi yalnız bu kadar deriz ki: Esbâb içinde, bilbedâhe en eşrefi ve ihtiyarı en geniş ve tasarrufâtı en vâsi', insandır. İnsanın dahi en zâhir ef'âl-i ihtiyariyesi içinde en zâhiri, ekl ve kelâm ve fikirdir. Yani: Yemek, söylemek, düşünmektir. Şu yemek, söylemek, düşünmek ise; gayet muntazam, acîb, hikmetli birer silsiledir. O silsilenin yüz cüz'ünden, insanın dest-i ihtiyarına verilen ancak bir cüz'üdür. Meselâ; yemekten, bedenin teğaddî-i hüceyrâtından tut, tâ semerâtın teşekkülüne kadar olan silsile-i ef'âl içinde, insanın dest-i ihtiyarına verilen, yalnız ağızdaki dişlerin değirmenini tahrîk edip onu çiğnemektir. Ve söylemek silsilesinden, yalnız mehâric-i hurûf kalıplarına, havayı sokup çıkarmaktır. Hâlbuki; ağzında bir tek kelime, bir çekirdek gibi iken, bir ağaç hükmündedir. Hava içinde milyonlar aynı kelime gibi meyveler verir. Milyonlarla dinleyenlerin kulaklarına girer. Bu misâlî sünbüle, insandaki hayâlin eli ancak yetişebilir. İhtiyarın kısacık eli, nasıl yetişir!..
Mâdem esbâb içinde en eşrefi ve en ziyâde ihtiyar sâhibi olan insan, böyle hakîki icâddan eli bağlansa, sâir cemâdât ve behîmât ve anâsır ve tabiat, nasıl hakîki mutasarrıf olabilirler! Yalnız o esbâb, birer zarftır ve masnûât-ı Rabbâniye’ye birer kılıftırlar ve hedâyâ-yı Rahmâniye’ye birer tablacıdırlar. Elbette bir pâdişahın hediyesinin kabı veya hediyeye sarılan mendil veyâhut hediye eline verilip getiren nefer, o pâdişahın saltanatına şerîk olamazlar ve onları şerîk tevehhüm eden, saçma bir hezeyan eder. Öyle de; esbâb-ı zâhiriye ve vesâit-i sûriyenin, Rubûbiyet-i İlâhiye’den hiçbir cihette hisseleri olamaz. Hizmet-i ubûdiyetten başka nasîbleri yoktur.
