İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 559 / 765
559

ulûm-u bedîaya, ilim ve ıttılâ'ı olsa; her cemâl ve kemâl sâhibi, kendi cemâl ve kemâlini görüp ve göstermek istemesi sırrınca, elbette o sultan-ı zîfünûn dahi, bir meşher açmak ister ki; içinde sergiler dizsin, tâ nâsın enzârına saltanatının haşmetini, hem servetinin şa'şaasını, hem kendi san'atının hàrikalarını, hem kendi mârifetinin garîbelerini izhâr edip göstersin, tâ cemâl ve kemâl-i manevîsini iki vecihle müşâhede etsin. Bir vechi, bizzat nazar-ı dekàik-âşinâsıyla görsün. Diğeri, gayrın nazarıyla baksın. Ve şu hikmete binâen elbette, cesîm, muhteşem, geniş bir saray yapmaya başlar. Şâhâne bir sûrette dâirelere, menzillere taksim eder. Hazinelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirip, kendi dest-i san'atının en güzel, en latîf san'atlarıyla zînetlendirir. Fünûn ve hikmetinin en incelikleriyle tanzim eder ve ulûmunun âsâr-ı mu'cizekârâneleriyle donatır, tekmîl eder. Sonra ni'metlerinin çeşitleriyle, taamlarının lezîzleriyle, her tâifeye lâyık sofraları serer. Bir ziyâfet-i âmme ihzar eder. Sonra raiyetine kendi kemâlâtını göstermek için, onları seyre ve ziyâfete dâvet eder. Sonra birisini yâver-i ekrem yapar, aşağıdaki tabakàt ve menzillerden yukarıya dâvet eder; dâireden dâireye, üst üstteki tabakalarda gezdirir. O acîb san'atının makinelerini ve tezgâhlarını ve aşağıdan gelen mahsulâtın mahzenlerini göstere göstere, tâ dâire-i hususiyesine kadar getirir. Bütün o kemâlâtının mâdeni olan mübârek zâtını ona göstermekle ve huzuruyla onu müşerref eder. Kasrın hakàikını ve kendi kemâlâtını ona bildirir. Seyircilere rehber ta'yin eder, gönderir; tâ o sarayın sâni'ini, o sarayın müştemilâtıyla, nukùşuyla, acâibiyle, ahâliye ta'rif etsin ve sarayın nakışlarındaki rumûzunu bildirip ve içindeki san'atlarının işâretlerini öğretip –derûnundaki manzûm murassa'lar ve mevzûn nukùş nedir ve saray sâhibinin kemâlâtını ve hünerlerini nasıl gösterirler– o saraya girenlere ta'rif etsin ve girmenin âdâbını ve seyrin merâsimini bildirip ve görünmeyen Sultan-ı zîfünûn ve zîşuûna karşı, marziyâtı ve arzuları dâiresinde teşrîfat merâsimini ta'rif etsin...

Aynen öyle de: ﴾ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى ﴿ Ezel, Ebed Sultan’ı olan Sâni'-i Zülcelâl, nihâyetsiz kemâlâtını ve nihâyetsiz cemâlini görmek ve göstermek istemiştir ki, şu âlem sarayını öyle bir tarzda yapmıştır ki; herbir mevcûd pekçok dillerle O’nun kemâlâtını zikreder, pekçok işâretlerle cemâlini gösterir. Esmâ-i Hüsnâ’sının herbir isminde ne kadar gizli manevî defineler ve herbir ünvân-ı mukaddesesinde ne kadar mahfî letâif bulunduğunu, şu kâinât bütün mevcûdâtıyla gösterir ve öyle bir tarzda gösterir ki: Bütün fünûn, bütün desâtiriyle şu kitab-ı kâinâtı, zaman-ı Âdem’den beri mütâlaa ediyor. Hâlbuki o kitab, Esmâ ve Kemâlât-ı İlâhiye’ye dair ifâde ettiği mânâların ve gösterdiği âyetlerin öşr-i mi'şârını daha okuyamamış.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.