vazifesi olduğunu ve o nisbetleri, o vazifeleri bilmekle tevfik-i hareket etmek; nizâmât-ı askeriye tahtında ta'lim ve ta'limât görmekle bütün o dâirelere kumanda eden bir tek kumandan-ı a'zamın emrine ve kanununa tebaiyetle oluyor.
Öyle de; herbir zerre, birbiri içindeki mürekkebâtta birer münâsib vaziyeti, ayrı ayrı maslahatlı birer nisbeti, ayrı ayrı muntazam birer vazifesi, ayrı ayrı hikmetli neticeleri bulunduğundan, elbette o zerreyi; o mürekkebâtta bütün nisbet ve vazifelerini muhâfaza edip netice ve hikmetleri bozmayacak bir tarzda yerleştirmek; bütün kâinât kabza-i tasarrufunda olan bir Zât’a mahsûstur.
Meselâ: Tevfik’in (∗) [^7] gözbebeğinde yerleşen zerre, gözün a'sâb-ı muharrike ve hassâse ve şerâyin ve evride gibi damarlara karşı münâsib vaziyet alması.. ve yüzde ve sonra başta ve gövdede, daha sonra hey'et-i mecmua-i insaniyede herbirisine karşı birer nisbeti, birer vazifesi, birer faydası kemâl-i hikmetle bulunması gösteriyor ki: Bütün o cismin bütün a'zâsını icâd eden bir zât, o zerreyi o yerde yerleştirebilir.
[^7]: (∗) Nur'un birinci kâtibidir.
Ve bilhassa rızık için gelen zerreler, rızık kafilesinde seyr ü sefer eden o zerreler, o kadar hayret-fezâ bir intizam ve hikmetle seyr ü seyahat ederler ve öyle tavırlarda, tabakalarda intizam-perverâne geçip gelirler ve öyle şuûrkârâne ayak atıp, hiç şaşırmayarak gele gele tâ beden-i zîhayatta dört süzgeçle süzülüp rızka muhtaç a'zâ ve hüceyrâtın imdâdına yetişmek için kandaki küreyvât-ı hamrâya yüklenip bir kanun-u keremle imdâda yetişirler. Ondan bilbedâhe anlaşılır ki: Şu zerreleri binler muhtelif menzillerden geçiren, sevk eden; elbette ve elbette, bir Rezzâk-ı Kerîm, bir Hallâk-ı Rahîm’dir ki, kudretine nisbeten zerreler, yıldızlar omuz omuza müsâvîdirler.
Hem herbir zerre, öyle bir nakş-ı san'atta işler ki, ya bütün zerrâtla münâsebetdâr; herbirisine ve umumuna hem hâkim ve hem herbirisine ve umumuna mahkûm bir vaziyette bulunmakla, o hayret-fezâ san'atlı nakşı ve hikmet-nümâ nakışlı san'atı bilir ve icâd eder. Bu ise, binler defa muhâldir veya bir Sâni'-i Hakîm’in kanun-u kader ve kalem-i kudretinden çıkan harekete memur birer noktadır.
Nasıl ki, meselâ: Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mimarının emrine ve san'atına tâbi olmazlarsa; herbir taşı, Mimar Sinan gibi dülgerlik san'atında bir mehâreti ve sâir taşlara hem mahkûm, hem hâkim olmak, yani “Geliniz, düşmemek, sukùt etmemek için baş başa vereceğiz.” diye bir hüküm sâhibi olması lâzımdır.
