İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 497 / 765
497

yalnız, yanlış olarak “Ukùl-ü Aşere ve Erbâbü'l-Envâ'” diye isim vermişler. Bütün ehl-i edyân, “melekü'l-cibâl, melekü'l-bihâr, melekü'l-emtâr” gibi her nev'e göre birer melek-i müekkel, vahyin ilhâmı ve irşadı ile bulunduğunu kabûl ederek o nâmlarla tesmiye ediyorlar. Hattâ akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemâdât derecesine ma'nen sukùt etmiş olan Maddiyûn ve Tabîiyyûn dahi, melâikenin mânâsını inkâr edemeyerek (Hâşiye) [^1] “Kuvâ-yı Sâriye” nâmıyla bir cihette kabûle mecbur olmuşlar.

[^1]: (Hâşiye) Melâike mânâsını ve rûhâniyâtın hakikatini inkâra mecâl bulamamışlar, belki fıtratın nâmuslarından “Kuvâ-yı Sâriye” diye, “cereyan eden kuvvetler” nâmını vererek yanlış bir sûrette tasvir ile bir cihetten tasdikine mecbur kalmışlar. Ey kendini akıllı zanneden!..

Ey melâike ve rûhâniyâtın kabûlünde tereddüd gösteren bîçâre adam! Neye istinâd ediyorsun? Hangi hakikate güveniyorsun ki; bütün ehl-i akıl, bilerek-bilmeyerek melâikenin mânâsının sübûtuna ve tahakkukuna ve rûhânilerin tahakkukları hakkında ittifaklarına karşı geliyorsun, kabûl etmiyorsun? Mâdemki; Birinci Esâs’ta isbât edildiği gibi hayat, mevcûdâtın keşşâfıdır, belki neticesidir, zübdesidir; bütün ehl-i akıl, mânâ-yı melâikenin kabûlünde ma'nen müttefiktirler ve şu zeminimiz, bu kadar zîhayat ve zîrûhlarla şenlendirilmiştir. Şu hâlde hiç mümkün olur mu ki; şu fezâ-yı vesîa, sekenelerden; şu semâvât-ı latîfe, mutavattinînden hàlî kalsın. Hiç hâtırına gelmesin ki; şu hilkatte cârî olan nâmuslar, kanunlar, kâinâtın hayatdâr olmasına kâfî gelir. Çünkü; o cereyan eden nâmuslar, şu hükmeden kanunlar, itibarî emirlerdir, vehmî düsturlardır; ademî sayılır. Onları temsîl edecek, onları gösterecek, onların dizginlerini ellerinde tutacak melâike denilen ibâdullâh olmazsa o nâmuslara, o kanunlara bir vücûd taayyün edemez, bir hüviyet teşahhus edemez, bir hakikat-i hariciye olamaz. Hâlbuki: “Hayat, bir hakikat-i hariciyedir. Vehmî bir emr, hakikat-i hariciyeyi yüklenemez.”

Elhâsıl: Mâdem ehl-i hikmetle ehl-i din ve ashâb-ı akıl ve nakil ma'nen ittifak etmişler ki; mevcûdât, şu âlem-i şehâdete münhasır değildir. Hem mâdem, zâhir olan âlem-i şehâdet, câmid ve teşekkül-ü ervâha nâmuvâfık olduğu hâlde bu kadar zîrûhlarla tezyîn edilmiş... Elbette vücûd, ona münhasır değildir; belki daha çok tabakàt-ı vücûd vardır ki, âlem-i şehâdet onlara nisbeten münakkaş bir perdedir. Hem mâdem, denizin balığa nisbeti gibi, ervâha muvâfık olan âlem-i gayb ve âlem-i mânâ, ervâhlar ile dolu olmak iktiza eder. Hem mâdem, bütün emirler, mânâ-yı melâikenin vücûduna şehâdet ederler.. Elbette, bilâ-şek velâ şübhe, melâike vücûdlarının ve rûhâni hakikatlerinin en güzel sûreti ve ukùl-ü selîme kabûl edecek ve istihsân edecek en ma'kul keyfiyeti odur ki; Kur'ân, şerh ve beyân

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.