İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 477 / 765
477

kizb ve şerre ellerini uzatıp, Müseylime derekesine düşmemişler. Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve nümûnesi olan Habîbullâh’ın (A.S.M.) a'lâ-yı illiyîn-i kemâlâtındaki makamına bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle o tarafa koşmak muktezâ-yı seciyeleridir.

Meselâ; nasıl ki, zaman oluyor; medeniyet-i beşeriye çarşısında ve hayat-ı ictimâiye-i insaniye dükkânında, bazı şeylerin verdiği müdhiş neticeleri ve çirkin eserleri zehr-i kàtil gibi, herkes onu satın almak değil, bütün kuvvetiyle ondan nefret edip kaçar. Ve bazı şeylerin ve manevî metâ'ların verdikleri güzel neticeler ve kıymetdâr eserler, bir tiryâk-ı nâfi' ve bir pırlanta gibi, herkesin nazar-ı rağbetini kendine celbeder. Herkes, elinden geldiği kadar onları satın almağa çalışır. Öyle de; Asr-ı Saâdet’te hayat-ı ictimâiye-i insaniyenin çarşısında, kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şekàvet-i ebediye gibi neticeleri ve Müseylime-i Kezzâb gibi süflî maskaraları tevlîd ettiğinden, secâya-yı àliye ve hubb-u maâlîye meftûn olan sahâbelerin, zehr-i kàtilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedîhîdir. Ve saâdet-i ebediye gibi netice veren ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gibi nurânî meyveler gösteren sıdk ve hakka ve îmâna en nâfi' bir tiryâk, en kıymetdâr bir elmas gibi, o fıtratları sâfiye ve seciyeleri sâmiye olan sahâbeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyat ve letâifleriyle onlara müşteri ve müştâk olması zarûrîdir. Hâlbuki o zamandan sonra, git gide ve gele gele sıdk ve kizb ortasındaki mesâfe azala azala, omuz omuza geldi. Bir dükkânda ikisi beraber satılmağa başladığı gibi, ahlâk-ı ictimâiye bozuldu. Propaganda-i siyaset, yalana fazla revâc verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki; sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkâniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin? Geçen mes'eleyi bir derece tenvir edecek, başıma gelmiş bir hâlimi beyân ediyorum. Şöyle ki:

Bir zaman kalbime geldi; niçin Muhyiddin-i Arabî gibi hàrika zâtlar sahâbelere yetişemiyorlar? Sonra namaz içinde سُبْحَانَ رَبِّيَ الْاَعْلٰى derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti. Tam mânâsıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: “Keşke bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibâdetten daha iyi idi.” Namazdan sonra anladım ki; o hâtıra ve o hâl, sahâbelerin ibâdetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşaddır. Evet Kur'ân-ı Hakîm’in envârıyla hâsıl olan o inkılâb-ı azîm-i ictimâîde, ezdâd birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevâbi'iyle, zulümâtıyla ve teferruâtıyla ve hayır ve kemâlât, bütün envârıyla ve netâiciyle karşı karşıya gelip, bir vaziyette, müheyyic

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.