menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir, âfiyetle içsin; tıbben ona mübâhtır. İşte hak burada taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su yalnız ilâçtır, yalnız vâcibdir, başka hükmü yoktur.”
İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiye –mezheblere, Hikmet-i İlâhiye’nin sevkiyle ittibâ' edenlere göre– değişir; hem hak olarak değişir ve herbirisi de hak olur, maslahat olur. Meselâ, Hikmet-i İlâhiye’nin tensibiyle İmâm-ı Şâfiî’ye ittibâ' eden, ekseriyet itibariyle Hanefîlere nisbeten köylülüğe ve bedevîliğe daha yakın olup, cemâati bir tek vücûd hükmüne getiren hayat-ı ictimâiye de nâkıs olduğundan, herbiri bizzat dergâh-ı Kàdiü'l-Hâcât’ta kendi derdini söylemek ve hususî matlûbunu istemek için, imâm arkasında, fâtihayı birer birer okuyorlar. Hem ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir. İmâm-ı A'zam’a ittibâ' edenler, ekseriyet-i mutlaka itibariyle, İslâmî hükûmetlerin ekserîsi, o mezhebi iltizam etmesiyle, medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve hayat-ı ictimâiyeye müstaîd olduğundan; bir cemâat, bir şahıs hükmüne girip, bir tek adam umum nâmına söyler. Umum, kalben onu tasdik ve rabt-ı kalb edip, onun sözü, umumun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî Mezhebi’ne göre imâm arkasında fâtiha okunmaz. Okunmaması ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.
Hem meselâ, mâdem şerîat, tabiatın tecâvüzâtına sed çekmekle onu ta'dil edip nefs-i emmâreyi terbiye eder. Elbette ekser etbâ'ı, köylü ve nîm-bedevî ve amelelikle meşgul olan Şâfiî Mezhebi’ne göre: “Kadına temâs ile abdest bozulur; az bir necâset zarar verir.” Ekseriyet itibariyle hayat-ı ictimâiyeye giren, nîm-medenî şeklini alan insanlar, ittibâ' ettikleri Mezheb-i Hanefî’ye göre: “Mess-i nisvân abdesti bozmaz; bir dirhem kadar necâsete fetvâ var.”
İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz-ı maîşet itibariyle ecnebî kadınlarla ihtilâta, temâsa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya mübtelâ olduğundan; san'at ve maîşet itibariyle, tabiat ve nefs-i emmâresi meydânı boş bulup tecâvüz edebilir. Onun için şerîat, onların hakkında, o tecâvüzâta sed çekmek için, “Abdest bozulur, temâs etme! Namazını ibtal eder, bulaşma!” manevî kulağında bir sadâ-yı semâvî çınlattırır. Ama o efendi, nâmuslu olmak şartıyla, âdât-ı ictimâiyesi itibariyle, ahlâk-ı umumiye nâmına, ecnebî kadınlara temâsa mübtelâ değil, mülevves şeylerle nezâfet-i medeniye nâmına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için şerîat, Mezheb-i Hanefî nâmıyla ona şiddet ve azîmet göstermemiş; ruhsat tarafını gösterip, hafifleştirmiştir. “Elin dokunmuş ise, abdestin bozulmaz. Hicâb edip, kalabalık içinde su ile istinca etmemenin zararı yoktur. Bir dirhem kadar fetvâ vardır.” der,
