hikmetli nihâyetler olduğunu kat'iyyen anlıyoruz; elbette herbir zîhayatın müddet-i hayatında geçireceği ahvâl ve etvârı, o kaderin kalemiyle tersîm edilmiş. Çünkü; sergüzeşt-i hayatı, bir intizam ve mîzan ile cereyan ediyor. Sûretler değiştiriyor, şekiller alıyor. Mâdem böyle umum zîhayatta kalem-i kader hükümrândır; elbette âlemin en mükemmel meyvesi ve arzın halifesi ve emânet-i kübrânın hâmili olan insanın sergüzeşt-i hayatiyesi, herşeyden ziyâde kaderin kanununa tâbidir.
Eğer desen: “Kader bizi böyle bağlamış, hürriyetimizi selbetmiştir. İnbisat ve cevelâna müştâk olan kalb ve rûh için, kadere îmân bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?”
Elcevab: Kat'a ve asla!.. Sıkıntı vermediği gibi, nihâyetsiz bir hìffet, bir rahatlık ve revh u reyhânı veren ve emn ü emânı te'min eden bir sürûr, bir nur veriyor. Çünkü: İnsan kadere îmân etmezse, küçük bir dâirede cüz'î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçâre rûhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünkü; insan bütün kâinâtla alâkadardır. Nihâyetsiz makàsıd ve metâlibi var. Kudreti, irâdesi, hürriyeti, milyondan birisine kâfî gelmediği için, çektiği manevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müdhiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır. İşte kadere îmân, bütün o ağırlığı kaderin sefînesine atar, kemâl-i rahat ile, rûh ve kalbin kemâl-i hürriyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına meydân veriyor. Yalnız nefs-i emmârenin cüz'î hürriyetini selbeder ve fir'avuniyetini ve rubûbiyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar. Kadere îmân o kadar lezzetli, saâdetlidir ki, ta'rif edilmez. Yalnız şu temsîl ile o lezzete ve o saâdete bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
İki adam, bir pâdişahın pâyitahtına giderler. O pâdişahın mahall-i garâib olan hàs sarayına girerler. Biri, pâdişahı bilmez; o yerde gâsıbâne, sârıkâne tavattun etmek ister. Fakat o bahçe, o sarayın iktiza ettikleri idare ve tedbir ve vâridât ve makinelerini işlettirmek ve garîb hayvanatın erzâkını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, mütemâdiyen ızdırâb çeker. O Cennet gibi bahçe, başına bir Cehennem gibi oluyor. Herşeye acıyor, idare edemiyor. Teessüfle vaktini geçirir. Sonra da o hırsız edebsiz adam, te'dib sûretiyle hapse atılır. İkinci adam pâdişahı tanır, pâdişaha kendini misâfir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işler, bir nizâm-ı kanunla cereyan ettiğini, herşey bir programla, kemâl-i sühûletle işlediğini i'tikàd eder. Zahmet ve külfetleri, pâdişahın kanununa bırakıp, kemâl-i safâ ile o Cennet-misâl bahçenin bütün lezzetlerinden istifade edip, pâdişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinâden herşeyi hoş görür, kemâl-i lezzet ve saâdetle hayatını geçirir. İşte, مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sırrını anla.
