Eğer denilse: “Mâdem cüz'-i ihtiyarînin icâda kàbiliyeti yok; bir emr-i itibarî hükmünde olan kisbden başka insanın elinde bir şey bulunmuyor. Nasıl oluyor ki, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’da, Hàlık-ı semâvât ve arza karşı, insana, âsî ve düşman vaziyeti verilmiş, Hàlık-ı arz ve semâvât, ondan azîm şikâyetler ediyor.. o âsî insana karşı abd-i mü'mine yardım için, kendini ve melâikesini tahşid ediyor. Ona azîm bir ehemmiyet veriyor?”
Elcevab: Çünkü; küfür ve isyan ve seyyie, tahribdir, ademdir. Hâlbuki, azîm tahribât ve hadsiz ademler, bir tek emr-i itibarîye ve ademîye terettüb edebilir. Nasıl ki, bir azîm sefînenin dümencisi, vazifesinin adem-i îfâsıyla, sefîne gark olup bütün hademelerin netice-i sa'yleri ibtal olur. Bütün o tahribât, bir ademe terettüb ediyor. Öyle de: Küfür ve ma'siyet, adem ve tahrib nev'inden olduğu için, cüz'-i ihtiyarî, bir emr-i itibarî ile onları tahrîk edip müdhiş netâice sebebiyet verebilir. Zîra küfür, çendan bir seyyiedir, fakat bütün kâinâtı kıymetsizlikle ve abesiyetle tahkîr ve delâil-i Vahdâniyet’i gösteren bütün mevcûdâtı tekzîb ve bütün tecelliyât-ı esmâyı tezyif olduğundan, bütün kâinât ve mevcûdât ve Esmâ-i İlâhiye nâmına Cenâb-ı Hak, kâfirden şedîd şikâyet ve dehşetli tehdidât etmek, ayn-ı hikmettir ve ebedî azâb vermek, ayn-ı adâlettir.
Mâdem insan küfür ve isyanla tahribât tarafına gidiyor, az bir hizmetle pek çok işleri yapar. Onun için ehl-i îmân, onlara karşı Cenâb-ı Hakk’ın inâyet-i azîmine muhtaçtır. Çünkü; on kuvvetli adam, bir evin muhâfazasını ve tamiratını derûhde etse, haylaz bir çocuğun, o hâneye ateş vermeğe çalışmasına karşı, o çocuğun velîsine, belki pâdişahına müracaata, yalvarmağa mecbur olması gibi; mü'minlerin de, böyle edebsiz ehl-i isyana karşı dayanmak için Cenâb-ı Hakk’ın çok inâyâtına muhtaçtırlar.
Elhâsıl: Eğer kader ve cüz'-i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i huzur ve kemâl-i îmân sâhibi ise; kâinâtı ve nefsini Cenâb-ı Hakk’a verir, O’nun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var kaderden, cüz'-i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü; mâdem nefsini ve herşeyi Cenâb-ı Hak’tan bilir, o vakit cüz'-i ihtiyarîye istinâd ederek mes'ûliyeti derûhde eder. Seyyiâta merciiyeti kabûl edip, Rabbini takdis eder. Dâire-i ubûdiyette kalıp, teklif-i İlâhiye’yi zimmetine alır. Hem kendinden sudûr eden kemâlât ve hasenât ile gururlanmamak için kadere bakar, fahr yerine şükreder. Başına gelen musîbetlerde kaderi görür, sabreder.
Eğer kader ve cüz'-i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i gaflet ise, o vakit kaderden ve cüz'-i ihtiyarîden bahse hakkı yoktur. Çünkü; nefs-i emmâresi, gaflet veya dalâlet sâikasıyla kâinâtı esbâba verip, Allah’ın malını onlara taksim eder, kendini de kendine temlik eder. Fiilini kendine ve
