﴿ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ ﴾
işâret ettiği hakikat-i ulviyeyi,
﴿ اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَا۪يتَٓائِ ذِي الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْىِ ﴾
ifâde ettiği hakikat-i câmia gibi bütün uhrevî ve dünyevî, ilmî ve amelî erkân-ı sitte-i îmâniyenin herbirisini tafsîlen, erkân-ı hamse-i İslâmiye’nin herbirisini kasden ve cidden ve saâdet-i dâreyni te'min eden bütün düsturları görür, gösterir. Muvâzenesini muhâfaza edip, tenâsübünü idâme edip o hakàikın hey'et-i mecmuasının tenâsübünden hâsıl olan hüsün ve cemâlin menba'ından Kur'ân’ın bir i'câz-ı manevîsi neş'et eder.
İşte şu sırr-ı azîmdendir ki; ulemâ-i ilm-i kelâm, Kur'ân’ın şâkirdleri oldukları hâlde, bir kısmı onar cild olarak erkân-ı îmâniyeye dair binler eser yazdıkları hâlde, Mu'tezile gibi aklı nakle tercih ettikleri için Kur'ân’ın on âyeti kadar vuzûh ile ifâde ve kat'î isbât ve ciddi iknâ edememişler. Âdeta onlar, uzak dağların altında lağım yapıp, borularla tâ âlemin nihâyetine kadar silsile-i esbâb ile gidip orada silsileyi keser. Sonra âb-ı hayat hükmünde olan mârifet-i İlâhiye’yi ve vücûd-u Vâcibü'l-Vücûd’u isbât ederler. Âyet-i kerîme ise, herbirisi birer Asâ-yı Mûsa gibi her yerde suyu çıkarabilir, herşeyden bir pencere açar, Sâni'-i Zülcelâl’i tanıttırır. Kur'ân’ın bahrinden tereşşuh eden Arabî “Katre” risalesinde ve sâir Söz’lerde şu hakikat, fiilen isbât edilmiş ve göstermişiz. İşte hem şu sırdandır ki; bâtın-ı umûra gidip, Sünnet-i Seniye’ye ittibâ' etmeyerek, meşhûdâtına i'timâd ederek yarı yoldan dönen ve bir cemâatin riyâsetine geçip bir fırka teşkil eden fırak-ı dâllenin bütün imâmları, hakàikın tenâsübünü, muvâzenesini muhâfaza edemediğindendir ki; böyle bid'aya, dalâlete düşüp bir cemâat-i beşeriyeyi yanlış yola sevketmişler. İşte bunların bütün aczleri, Âyât-ı Kur'âniye’nin i'câzını gösterir.
