İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 426 / 765
426

bütün mâzi ve istikbâli ademe verip yalnız zaman-ı hâzırı vücûda bırakır. Şimdi zamanın dünyaya verdiği şu şekil ile beraber mekân itibariyle dahi yine dünya, zelzeleli gayr-ı sâbit bir saat hükmündedir. Çünkü; cevv-i hava, mekânı çabuk tağayyür ettiğinden, bir hâlden bir hâle sür'aten geçtiğinden bazı günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla sâniye sayan milin sûret-i tağayyürü hükmünde bir tağayyür veriyor. Şimdi, dünya hânesinin tabanı olan mekân-ı arz ise, yüzü, mevt ve hayatça, nebât ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden dakikaları sayan bir mil hükmünde dünyanın şu ciheti geçici olduğunu gösterir. Zemin, yüzü itibariyle böyle olduğu gibi, batnındaki inkılâbât ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibâlin çıkmaları ve hasflar vukû' bulması, saatleri sayan bir mil gibi dünyanın şu ciheti ağırca mürûr edicidir, gösterir. Dünya hânesinin tavanı olan semâ mekânı ise, ecrâmların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhûruyla, küsûfât ve husufatın vukû' bulmasıyla yıldızların sukùt etmeleri gibi tağayyürât gösterir ki; semâ dahi sâbit değil, ihtiyarlığa, harâbiyete gidiyor. Onun tağayyürâtı, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi çendan ağır ve geç oluyor, fakat her hâlde geçici ve zevâl ve harâbiyete karşı gittiğini gösterir.

İşte dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde bina edilmiştir. Şu rükünler, dâim onu sarsıyor. Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâni'ine baktığı vakit, o harekât ve tağayyürât, kalem-i kudretin Mektûbat-ı Samedâniye’yi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât-ı ahvâl ise, Esmâ-i İlâhiye’nin cilve-i şuûnâtını ayrı ayrı tavsifât ile gösteren, tazelenen âyineleridir. İşte dünya, dünya itibariyle hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akar su gibi rıhlet ettiği hâlde, gaflet ile sûreten incimâd etmiş, fikr-i tabiatla kesâfet ve küdûret peydâ edip Âhiret’e perde olmuştur. İşte felsefe-i sakîme, tedkîkàt-ı felsefe ile ve hikmet-i tabîiye ile ve medeniyet-i sefîhenin câzibedâr lehviyâtıyla, sarhoşâne hevesâtıyla o dünyanın hem cümûdetini ziyâde edip gafleti kalınlaştırmış, hem küdûretle bulanmasını taz'îf edip Sâni'i ve âhireti unutturuyor.

Amma Kur'ân ise; şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle,

﴿ اَلْقَارِعَةُ ❀ مَا الْقَارِعَةُ ﴾ ﴿ اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ ﴾﴿ وَالطُّورِ ❀ وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ ﴾

âyâtıyla pamuk gibi hallâç eder, atar.

﴿ اَوَ لَمْ يَنْظُرُوا ف۪ي مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ﴾ ﴿ اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا ﴾ ﴿ اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا ﴾

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.