bir cüz'î telezzüz için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir hâlde çürüyüp tefessüh ederek, mes'ûliyet-i maneviyeyi bedbaht rûhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.
Eğer o isti'dat çekirdeğini İslâmiyet suyu ile, îmânın ziyâsıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir-i Kur'âniye’yi imtisal edip, cihâzât-ı maneviyesini hakîki gayelerine tevcîh etse, elbette âlem-i misâl ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i Âhiret ve Cennet’te hadsiz kemâlât ve ni'metlere medâr olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i dâimenin cihâzâtına câmi' kıymetdâr bir çekirdek ve revnâkdâr bir makine ve bu şecere-i kâinâtın mübârek ve münevver bir meyvesi olacaktır.
Evet hakîki terakkî ise; insana verilen kalb, sır, rûh, akıl, hattâ hayâl ve sâir kuvvelerin, hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa ehl-i dalâletin terakkî zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse; o, terakkî değil, sukùttur.
Şu hakikati bir vâkıa-i hayâliyede, şöyle bir temsîlde gördüm ki:
Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlik parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati celbeder, herkesi eğlendirir bir câzibedârlık vardı. Dikkat ettim ki; o sarayın efendisi kapıya gelmiş, it ile oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar, yabânî gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi, çocukların oynamasını tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki: O koca sarayın içerisi bomboş. Hep nâzik vazifeler muattal kalmış. Ahlâkları sukùt etmiş ki, kapıda bu sûreti almışlardır.
Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rastgeldim. Gördüm ki: Kapıda uzanmış vefâdâr bir it ve kaba, sert, sâkin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim. Ne için o öyle, bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki; içerisi çok şenlik. Dâire dâire üstünde, ayrı ayrı nâzik vazifeler ile saray ehli meşguldürler. Birinci dâiredeki adamlar; sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dâirede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet latîf san'atlar, güzel nakışlarla iştigâl ediyorlar. En yukarıda efendi, pâdişahla muhâbere edip, halkın istirahatini te'min için ve kendi kemâlâtı ve terakkiyâtı için kendine hàs ve ulvî vazifeler ile iştigâl ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için, “yasak” demediler, gezebildim. Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu
