Omuz omuza verip, bir gayeye müteveccihen bir Müdebbir-i Hakîm’e itâat ederler. Evet: Güneş ve Ay’dan, gece ve gündüzden, kış ve yazdan tut, tâ nebâtâtın, muhtaç ve aç hayvanların imdâdına gelmelerinde ve hayvanların, zaîf, şerîf insanların imdâdına koşmalarında, hattâ mevâdd-ı gıdâiyenin latîf, nahîf yavruların ve meyvelerin imdâdına uçmalarında, tâ zerrât-ı taamiyenin hüceyrât-ı beden imdâdına geçmelerinde cârî olan bir düstur-u teâvünle hareketleri, bütün bütün kör olmayana gösteriyorlar ki; gayet Kerîm bir tek Mürebbî’nin kuvvetiyle, gayet Hakîm bir tek Müdebbir’in emriyle hareket ediyorlar.
İşte şu kâinât içinde cârî olan bu tesânüd, bu teâvün, bu tecâvüb, bu teânuk, bu musahhariyet, bu intizam, bir tek Müdebbir’in tertibiyle idare edildiklerine ve bir tek Mürebbî’nin tedbiriyle sevk edildiklerine kat'iyyen şehâdet etmekle beraber; şu bilbedâhe san'at-ı eşyada görünen hikmet-i âmme içindeki inâyet-i tâmme ve o inâyet içinde parlayan rahmet-i vâsia ve o rahmet üstünde serilen ve rızka muhtaç herbir zîhayata onun hâcetine lâyık bir tarzda iâşe etmek için serpilen erzâk ve iâşe-i umumî, öyle parlak bir hâtem-i tevhiddir ki, bütün bütün aklı sönmeyen anlar ve bütün bütün kör olmayan görür. Evet, kasd ve şuûr ve irâdeyi gösteren bir perde-i hikmet, umum kâinâtı kaplamış ve o perde-i hikmet üstünde lütûf ve tezyîn ve tahsin ve ihsânı gösteren bir perde-i inâyet serilmiştir ve o müzeyyen perde-i inâyet üstünde kendini sevdirmek, tanıttırmak ve in'âm ve ikram etmek lem'alarını gösteren bir hulle-i rahmet, kâinâtı içine almıştır ve o münevver perde-i rahmet-i âmme üstüne serilen ve terahhumu ve ihsân ve ikramı ve kemâl-i şefkat ve hüsn-ü terbiyeyi ve lütf-u Rubûbiyet’i gösteren bir sofra-i erzâk-ı umumiye dizilmiştir.
Evet şu mevcûdâta, zerrelerden güneşlere kadar; ferdler olsun, nev'iler olsun, küçük olsun, büyük olsun, semerât ve gâyâtla ve fâideler ve maslahatlarla münakkaş bir kumaş-ı hikmetten muhteşem bir gömlek giydirilmiş ve o hikmet-nümâ sûret gömleği üstünde lütûf ve ihsân çiçekleriyle müzeyyen bir hulle-i inâyet, herşeyin kàmetine göre biçilmiş ve o müzeyyen hulle-i inâyet üzerine tahabbüb ve ikram ve tahannün ve in'âm lem'alarıyla münevver, rahmet nişanları takılmış ve o münevver ve murassa' nişanları ihsân etmekle beraber, zeminin yüzünde bütün zevi'l-hayatın tâifelerine kâfî, bütün hâcetlerine vâfî bir sofra-i rızk-ı umumî kurulmuştur. İşte şu iş, Güneş gibi âşikâre, nihâyetsiz Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk bir Zât-ı Zülcemâl’e işâret edip gösteriyor...
Öyle mi? Herşey rızka muhtaç mıdır? Evet, bir ferd, rızka ve devam-ı hayata muhtaç olduğu gibi, görüyoruz ki; bütün mevcûdât-ı âlem –bâhusus zîhayat olsa– küllî olsun, cüz'î olsun, küll olsun, cüz' olsun; vücûdunda, bekàsında, hayatında ve idâme-i hayatta maddeten ve ma'nen çok metâlibi
