münâfî değil ve zarûret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur. Meselâ: Şu dakikada Karadeniz’in yere batması, zâtında mümkündür ve o imkân-ı zâtî ile muhtemeldir. Hâlbuki yakìnen, o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz, şübhesiz biliyoruz. Ve o ihtimal-i imkânî ve o imkân-ı zâtî, bize şek vermez, bir şübhe getirmez, yakìnimizi bozmaz. Meselâ: Şu güneş, zâtında mümkündür ki; bugün gurûb etmesin veya yarın tulû' etmesin. Hâlbuki, bu imkân yakìnimize zarar vermez, şübhe getirmez. İşte bunun gibi, meselâ: Hakàik-ı îmâniyeden olan hayat-ı dünyeviyenin gurûbuna ve hayat-ı uhreviyenin tulû'una, imkân-ı zâtî cihetinde gelen vehimler, yakìn-i îmâniye zarar vermez. Hem لَاعِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِئِ عَنْ دَلِيلٍ yani: “Bir delilden neş'et etmeyen bir ihtimalin, hiç ehemmiyeti yoktur.” olan kaide-i meşhûre, hem usûlü'd-din, hem usûlü'l-fıkhın kaide-i mukarreresindendir.
Eğer desen: “Bu derece mü'minlere muzır ve müz'ic olan vesvese, ne hikmete binâen bize belâ olmuş?”
Elcevab: İfrata varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebebdir, taharrîye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaydlığı atar, tehâvünü def'eder. Onun için Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydân-ı müsâbakada, bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş; beşerin başına vuruyor. Şâyet ziyâde incitse, Hakîm-i Rahîm’e şekvâ etmeli, اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ demeli... ∗∗∗
