İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 19 / 765
19

İbâdetin çendan zâhirî bir ağırlığı var. Fakat, mânâsında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki, ta'rif edilmez. Çünkü; âbid, namazında der: اَشْهَدُ اَنْ لَااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ Yani; "Hàlık ve Rezzâk, O'ndan başka yoktur! Zarar ve menfaat, O'nun elindedir. O hem Hakîm'dir; abes iş yapmaz. Hem Rahîm'dir; ihsânı, merhameti çoktur." diye i'tikàd ettiğinden, herşeyde bir hazine-i Rahmet kapısını bulur, duâ ile çalar. Hem herşeyi kendi Rabbisinin emrine musahhar görür. Rabbisine ilticâ eder. Tevekkül ile istinâd edip, her musîbete karşı tahassun eder. Îmânı, ona bir emniyet-i tâmme verir.

Evet, her hakîki hasenât gibi cesâretin dahi menba'ı; îmândır, ubûdiyettir. Her seyyiât gibi cebânetin dahi menba'ı; dalâlettir!

Evet, tam münevverü'l-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki; onu korkutmaz. Belki; hàrika bir Kudret-i Samedâniye’yi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat, meşhûr bir münevverü'l-akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise; gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. “Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?” der, evhâma düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hânelerini terkettiler.)

Evet, insan nihâyetsiz şeylere muhtaç olduğu hâlde, sermâyesi hiç hükmünde bir şey... Hem nihâyetsiz musîbetlere ma'rûz olduğu hâlde, iktidarı hiç hükmünde bir şey... Âdeta sermâye ve iktidar dâiresi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belâları ise; dâiresi, gözü, hayâli nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. İşte bu derece âciz ve zaîf, fakir ve muhtaç olan rûh-u beşere ibâdet, tevekkül, tevhid, teslîm; ne kadar azîm bir kâr, bir saâdet, bir ni'met olduğunu, bütün bütün kör olmayan görür, derkeder.

Ma'lûmdur ki; zararsız yol, zararlı yola –velev on ihtimalden bir ihtimal ile olsa– tercih edilir. Hâlbuki mes'elemiz olan ubûdiyet yolu, zararsız olmakla beraber, ondan dokuz ihtimal ile bir saâdet-i ebediye hazinesi vardır. Fısk ve sefâhet yolu ise –hattâ fâsıkın itirafıyla dahi– menfaatsiz olduğu hâlde, ondan dokuz ihtimal ile şekàvet-i ebediye helâketi bulunduğu, icmâ ve tevâtür derecesinde, hadsiz ehl-i ihtisasın ve müşâhedenin şehâdetiyle sâbittir ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbarâtıyla muhakkaktır.

Elhâsıl: Âhiret gibi dünya saâdeti dahi, ibâdette ve Allah’a asker olmaktadır. Öyle ise, biz dâima: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الطَاعَةِ وَالتَوْفِيقِ demeliyiz ve Müslüman olduğumuza şükretmeliyiz. ∗∗∗

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.