İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 189 / 765
189

Bir tek zât, muhtelif merâyâ vâsıtasıyla külliyet kesbeder. Cüz'i-yi hakîki iken umumî şuûnâta mâlik bir küllî hükmüne geçer. Meselâ: Şems, bir cüz'i-yi müşahhas iken eşya-yı şeffâfe vâsıtasıyla öyle bir küllî hükmüne geçer ki; rû-yi zemini timsâlleriyle, akisleriyle dolduruyor. Hattâ katarât ve parlak zerrât adedince cilveleri bulunuyor. Güneşin harâreti ve ziyâsı ve ziyâsının içinde olan yedi renkli elvân-ı seb'ası, herbirisi, mukâbilindeki eşyaya muhît, âmm ve şâmil oldukları hâlde; herbir şeffâf şey dahi güneşin timsâliyle beraber harâreti, hem ziyâyı, hem elvân-ı seb'ayı göz bebeğinde saklıyor ve sâfî kalbini ona bir taht yapıyor. Demek şems, vâhidiyet haysiyetiyle ona mukâbil umum eşyaya muhît olduğu gibi, ehadiyet cihetiyle herbir şeyde güneş, çok vasıflarıyla beraber bir nev'i cilve-i zâtıyla bulunur.

Mâdem temsîlden temessül bahsine geçtik; temessülün çok envâ'ından şu mes'eleye medâr olacak üç nev'ine işâret ederiz.

Birincisi : Kesif, maddî şeylerin akisleridir. O akisler, hem gayrdır, –ayn değil– hem mevâttır, ölüdür. Hüviyet-i sûriyesinden başka hiçbir hâsiyete mâlik değil. Meselâ; sen âyineler mahzenine girsen, bir Said binler Said olur. Fakat zîhayat yalnız sensin, ötekiler ölüdürler. Hayat hàssaları onlarda yoktur.

İkincisi : Maddî nurânînin akisleridir. Şu akis ayn değil, fakat gayr da değil. Mâhiyeti tutmuyor, fakat o nurânînin ekser hâsiyetlerine mâliktir. Onun gibi hayy sayılıyor. Meselâ, şems dünyaya girdi. Herbir âyinede aksini gösterdi. O akislerin herbirinde, güneşin hàssaları hükmünde olan harâret, ziyâ ve ziyâdaki elvân-ı seb'a bulunuyor. Eğer, farazâ güneş zîşuûr olsa idi, (harâreti, ayn-ı kudreti; ziyâsı, ayn-ı ilmi; elvân-ı seb'ası, sıfât-ı seb'ası olsa idi) o vakit o tek ve yektâ bir güneş, bir ânda herbir âyinede bulunur, herbirisini kendine bir nev'i arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni olmazdı. Herbirimizle âyinemiz vâsıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o bize bizden daha yakın olurdu.

Üçüncüsü : Nurânî rûhların aksidir. Şu akis hem hayydır, hem ayndır. Fakat âyinelerin kàbiliyeti nisbetinde tezâhür ettiğinden, o rûhun mâhiyet-i nefsü'l-emriyesini tamamen tutmuyor. Meselâ: Hazret-i Cebrâil Aleyhisselâm, Dihye sûretinde huzur-u Nebevî’de bulunduğu bir ânda, huzur-u İlâhî’de haşmetli kanatlarıyla Arş-ı A'zamın önünde secdeye gider, hem o ânda hesabsız yerlerde bulunur, evâmir-i İlâhiye’yi tebliğ ederdi. Bir iş, bir işe mâni olmazdı. İşte şu sırdandır ki, mâhiyeti nur ve hüviyeti nurâniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavâtlarını birden işitir ve kıyâmette bütün asfiyâ ile bir ânda görüşür. Birbirine mâni olmaz. Hattâ evliyâdan, ziyâde nurâniyet

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.