Çünkü, şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz-ı muhâl olarak Kur'ân Kelâmullâh olmazsa, Arş’tan düşse; ortada kalamaz. Belki, yerde yalancı birinin malı olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise, ey şeytan! Yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi iknâ edemezsin!
Şeytan döndü dedi:
– Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhûr âkıllerine Kur'ân’ı ve Muhammed’i inkâr ettirdim.
Elcevab:
Evvelâ: Gayet uzak mesâfeden bakılsa; en büyük şey, en küçük şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadar denilebilir.
Sâniyen: Hem tebeî, sathî bir nazarla bakılsa; gayet muhâl bir şey mümkün görünebilir.
Bir zaman bir ihtiyar adam, Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş; o kılı, Ay zannetmiş. “Ay’ı gördüm.” demiş. İşte muhâldir ki, hilâl, o beyaz kıl olsun. Fakat, kasden ve bizzat Ay’a baktığı ve o saçı, tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için, o muhâli mümkün telâkki etmiş.
Sâlisen: Hem, kabûl etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabûl, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu sûrette, çok muhâl şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise; o adem-i kabûl değil, belki o kabûl-ü ademdir; bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. O hâlde senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur. Hem, ey şeytan! Bâtılı hak ve muhâli mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve inâd ve muğâlata ve mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytânî desîselerle, çok muhâlâtı intac eden inkâr ve küfrü, o bedbaht insan sûretindeki hayvanlara yutturmuşsun!
Râbian: Hem Kur'ân’ı, kelâm-ı beşer farzetmek; lâzım gelir ki: Âlem-i insaniyetin semâvâtında yıldızlar gibi parlayan asfiyâlara, sıddıkînlere, aktâblara bilmüşâhede rehberlik eden.. ve bilbedâhe mütemâdiyen hak ve hakkâniyeti, sıdk ve sadâkati, emn ve emâneti umum tabakàt-ı ehl-i kemâle ta'lim eden.. ve erkân-ı îmâniyenin hakàikıyla ve erkân-ı İslâmiye’nin desâtiriyle iki cihanın saâdetini te'min eden.. ve bu icraatının şehâdetiyle bizzarûre hak ve hàlis ve sâfî hakikat ve gayet doğru ve pek ciddi olmak lâzım gelen bir Kitab’ı, kendi evsâfının ve te'sirâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip –hâşâ, sümme hâşâ!– bir sahtekârın tasnîât ve iftiralarının mecmuası nazarıyla bakmak, sofestâileri ve şeytanları
