İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 168 / 765
168

Altıncı Suâlin Tetimmesi ve Hâşiyesi: Ehl-i dalâlet ve ilhâd, mesleklerini muhâfaza ve ehl-i îmânın intibâhlarına mukàbele ve mümânaat etmek için, o derece garîb bir temerrüd ve acîb bir hamâkat gösteriyorlar ki, insanı insaniyetten pişman eder.

Meselâ: Bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümâtlı isyanından, kâinât ve anâsır-ı külliye kızdıklarından ve Hàlık-ı arz ve semâvât dahi, değil hususî bir Rubûbiyet, belki bütün kâinâtın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkim’i haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecellî ile kâinâtın hey'et-i mecmuasında ve Rubûbiyet’in dâire-i külliyesinde nev'-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri kâinât Sultan’ını tanıttırmak için emsâlsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten; zelzeleyi, fırtınayı ve Harb-i Umumî gibi umumî ve dehşetli âfâtı, nev'-i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini, adâletini, kayyûmiyetini, irâdesini ve hâkimiyetini pek zâhir bir sûrette gösterdiği hâlde; insan sûretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işârât-ı Rabbâniye’ye ve terbiye-i İlâhiye’ye karşı eblehâne bir temerrüd ile mukàbele edip diyorlar ki: “Tabiattır; bir mâdenin patlamasıdır, tesâdüfîdir. Güneş’in harâreti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın sûretini vermiş.” diye mânâsız hezeyanlar ediyorlar.

Dalâletten gelen hadsiz bir cehâlet ve zındıkadan neş'et eden çirkin bir temerrüd sebebiyle bilmiyorlar ki: Esbâb yalnız birer bahânedirler, birer perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihâzâtını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve tezgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir: “İşte bu ağaç bundan çıkmış.” diye Sâni'inin o çamdaki gösterdiği bin mu'cizâtı inkâr eder misillû bazı zâhirî sebebleri irâe eder. Hàlık’ın ihtiyar ve hikmet ile işlenen pek büyük bir fiil-i Rubûbiyet’ini hiçe indirir. Bazen gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli bin cihette de hikmeti olan bir hakikate fennî bir nâm takar. Güyâ o nâm ile mâhiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, mânâsız kaldı.

İşte gel! Belâhet ve hamâkatin nihâyetsiz derecelerine bak ki: Yüz sahife ile ta'rif edilse ve hikmetleri beyân edilse ancak tamamıyla bilinecek derin ve geniş bir hakikat-i mechûleye bir nâm takar; ma'lûm bir şey gibi: “Bu budur.” der. Meselâ: Güneş’in bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır. Hem birer irâde-i külliye ve birer ihtiyar-ı âmm ve birer hâkimiyet-i nev'iyenin ünvânları bulunan ve “Âdetullâh” nâmıyla yâdedilen fıtrî kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hâdise-i Rubûbiyet’i ircâ eder. O ircâ ile, onun nisbetini irâde-i ihtiyariyeden keser; sonra tutar tesâdüfe,

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.