bulunabilir. Fakat bir Müslüman; hem enbiyâyı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vâsıtasıyla biliyor. O’nun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan, daha hiçbir peygamberi tanımaz ve Allah’ı da tanımaz. Ve rûhunda kemâlâtı muhâfaza edecek hiçbir esâsâtı bilemez.
Çünkü; peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve dâveti; umum nev'-i beşere baktığı için ve mu'cizâtça ve dince umuma fâik ve bütün nev'-i beşere bütün hakàikta üstadlık edip on dört asırda parlak bir sûrette isbât eden ve nev'-i beşerin medâr-ı iftiharı bir Zât’ın terbiye-i esâsiyelerini ve usûl-i dinini terkeden; elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemâl bulamaz. Sukùt-u mutlaka mahkûmdur.
İşte, ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine mübtelâ ve endişe-i istikbâl ile istikbâlini ve hayatını te'min için çabalayan bîçâreler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, rahatını isterseniz; meşrû dâiredeki keyfe iktifâ ediniz. O, keyfinize kâfîdir. Haricinde ve gayr-ı meşrû dâiredeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu, sâbık beyânâtta elbette anladınız.
Eğer mâzi, yani geçmiş zamanın hâdisâtını sinema ile hâl-i hâzırda gösterdikleri gibi, istikbâldeki ahvâl dahi –meselâ; elli sene sonraki hâlleri– bir sinema ile gösterilse idi; ehl-i sefâhet şimdiki güldüklerine, yüzbinlerce nefrîn ve nefret edip ağlayacaktılar.
Dünya ve Âhiret’te ebedî ve dâimî sürûru isteyen, îmân dâiresindeki terbiye-i Muhammediye’yi (A.S.M.) kendine rehber etmek gerektir. ∗∗∗
