ve çabuk ve mükemmel açan ve insana sâbıkan beyân ettiğimiz gibi hayret verici bu kadar ehemmiyet veren ve rubûbiyetin ehemmiyetli işlerine medâr yapan bir Zât-ı Zülcelâl Ve'l-ikram olan Rabbim var olduğunu ve gelecek baharın icâdı gibi kolay ve kat'î ve muhakkak bir sûrette haşri icâd ve Cenneti ihsân ve saâdet-i ebediyeyi halkedeceğini bu Âyet-i Hasbiye’den ders aldım. Elimden gelseydi bilfiil ve gelmediği için binniyet, bittasavvur, bilhayal bütün mahlûkat dilleriyle “Hasbünallâhu ve ni'melvekîl” dedim ve ebedü'l-âbidîn dâima tekrar etmek istiyorum.
Dördüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye
DÖRDÜNCÜ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE:
Bir vakit ihtiyarlık, gurbet, hastalık, mağlûbiyet gibi vücûdumu sarsan ârızalar bir gaflet zamanıma rast gelip –şiddetli alâkadar ve meftûn olduğum vücûdum, belki mahlûkatın vücûdları ademe gidiyor diye– elîm bir endişe verirken yine Âyet-i Hasbiyeye müracaat ettim. Dedi: “Mânâma dikkat et ve îmân dûrbîniyle bak!” Ben de baktım ve îmân gözüyle gördüm ki, bu zerrecik vücûdum hadsiz bir vücûdun âyinesi ve nihâyetsiz bir inbisat ile hadsiz vücûdları kazanmasına bir vesile ve kendinden daha kıymetdâr bâkî, müteaddid vücûdları meyve veren bir kelime-i hikmet hükmünde bulunduğunu ve mensûbiyet cihetiyle bir ân yaşaması ebedî bir vücûd kadar kıymetdâr olduğunu ilmelyakìn ile bildim.
Çünkü, şuûr-u îmân ile bu vücûdum Vâcibü'l-Vücûd’un eseri ve san'atı ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşî evhâmın hadsiz karanlıklarından ve hadsiz müfârakat ve firâkların elemlerinden kurtulup mevcûdâta, hususan zîhayatlara taalluk eden ef'âlde, esmâ-i İlâhiye adedince uhuvvet râbıtalarıyla münâsebet peydâ ettiğim bütün sevdiğim mevcûdâta muvakkat bir firâk içinde dâimî bir visâl var olduğunu bildim. Ma'lûmdur ki, karyeleri ve şehirleri ve memleketleri veya taburları ve kumandanları ve üstadları gibi râbıtaları bir olan adamlar sevimli bir uhuvvet ve dostâne bir arkadaşlık hissederler. Ve bu gibi râbıtalardan mahrum olanlar dâimî, elîm karanlıklar içinde azâb çekiyorlar. Hem bir ağacın meyveleri, şuûrları olsa, birbirinin kardeşi ve birbirinin bedeli ve musâhibi ve nâzırı olduklarını hissederler. Eğer ağaç olmazsa veya ondan koparılsa, herbiri o meyveler adedince firâkları hissedecek.
İşte îmân ile, îmândaki intisab ile, her mü'min gibi, bu vücûdum dahi hadsiz vücûdların firâksız envârını kazanır; kendisi gitse de, onlar arkada kaldığından kendisi kalmış gibi memnun olur. Bununla beraber –Yirmidördüncü Mektûb’da tafsîlen kat'î isbât edildiği gibi– her zîhayatın, hususan zîrûhun vücûdu bir kelime gibidir. Söylenir ve yazılır, sonra kaybolur. Fakat kendi vücûduna bedel ikinci derecede vücûdları sayılan hem mânâsı, hem hüviyet-i misâliyesi ve sûreti, hem neticeleri, hem mübârek
