efrâdın feryâdlarına ve beliyelere giriftâr olan eşhâsın istiğâselerine yetişir. Ve fâil-i muhtar olduğunu ve herbir şeyin herbir işi, onun meşîetine bağlı bulunduğunu ve umum kanunları dahi, dâima irâde ve ihtiyarına tâbi bulunmalarını ve o kanunların tazyîkinden feryâd eden ferdleri, bir Rabb-i Rahîm dinlediğini ve imdâdlarına ihsânıyla yetiştiğini göstermekle; esmâ-i hüsnânın kayıtsız ve hadsiz cilvelerine, hadsiz ve kayıtsız bir meydân açmak için o küllî âdetullâh düsturlarının ve o umumî kanunların şüzûzâtıyla ve hem, şerli cüz'î neticeleriyle, hususî ihsânat ve hususî teveddüdat, yani sevdirmekle hususî tecelliyât kapılarını açmıştır.
Bu ikinci alâmet-i tevhid, Sirâcü'n-Nur’un belki yüz yerlerinde beyân edildiğinden, burada hafif bir işâretle iktifâ ettik.
Üçüncü Alâmet ve Hüccet
ÜÇÜNCÜ ALÂMET VE HÜCCET: “Lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü” ile işâret edilen had ve hesaba gelmeyen tevhid sikkeleridir. Evet, herşeyin yüzünde, cüz'î olsun küllî olsun, zerrâttan tâ seyyârâta kadar öyle bir sikke var ki, âyinede güneşin cilvesi güneşi gösterdiği gibi, öyle de, o sikke âyinesi dahi, Şems-i Ezel ve Ebede işâret ederek, vahdetine şehâdet eder. O hadsiz sikkelerden pek çokları Sirâcü'n-Nur’da tafsîlen beyân edildiğinden burada yalnız kısa bir işâretle üç tanesine bakacağız. Şöyle ki:
Mecmû-u kâinâtın yüzüne, envâ'ın birbirine karşı gösterdikleri teâvün, tesânüd, teşâbüh, tedâhülden mürekkeb geniş bir sikke-i vahdet konulduğu gibi, zeminin yüzüne de, dörtyüz bin hayvanî ve nebâtî tâifelerden mürekkeb bir ordu-yu Sübhânînin ayrı ayrı erzâk, esliha, elbise, ta'limât, terhisât cihetinde gayet intizam ile hiçbirini şaşırmayarak, vakti vaktine verilmesiyle koyduğu o sikke-i tevhid misillû insanın yüzüne de, herbir yüzün umum yüzlere karşı birer alâmet-i fârika bulunmasıyla koyduğu sikke-i vahdâniyet gibi herbir masnû'un yüzünde –cüz'î olsun küllî olsun– birer sikke-i tevhid ve herbir mahlûkun başında –büyük olsun, küçük olsun, az ve çok olsun– birer hâtem-i ehadiyet müşâhede edilir. Ve bilhassa zîhayat mahlûkların sikkeleri çok parlaktırlar. Belki, herbir zîhayat kendisi dahi, birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdet, birer mühr-ü ehadiyet, birer tuğrâ-i samediyettirler.
Evet, herbir çiçek, herbir meyve, herbir yaprak, herbir nebât, herbir hayvan; öyle birer mühr-ü ehadiyet, birer hâtem-i samediyettir ki, herbir ağacı, birer mektûb-u Rabbânî ve herbir tâife-i mahlûkatı, birer kitab-ı Rahmânî ve herbir bahçeyi, birer fermân-ı Sübhânî sûretine çevirerek, o ağaç mektûbuna, çiçekleri adedince mühürler ve meyveleri sayısınca imzalar ve yaprakları mikdarınca tuğrâlar basılmış ve o nev' ve tâife kitabına dahi, onun kâtibini göstermek, bildirmek için ferdleri adedince hâtemler basılmış. Ve o bahçe fermânına, onun sultanını tanıttırmak, ta'rif etmek
