Harb-i Umumî vâsıtasıyla, bin seneden beri Kur'ân aleyhinde terâküm eden Avrupa i'tirâzları ve evhâmları Âlem-i İslâm içinde yol bulup yayıldılar. O şübehâtın bir kısmı fennî şeklini giydi, ortaya çıktı. Bu şübehâtı ve i'tirâzları bu zamanda def'eden başta Risalei'n-Nur ve şâkirdleri göründüğünden, bu âyet bu asra da baktığından Risalei'n-Nur ve şâkirdlerine remzen bakmakla beraber ulemâ-i müteahhirînin mezhebine göre ﴾ اِلَّا اللّٰهُ ﴿ da vakfedilmez. O hâlde makam-ı cifrîsi aynen ﴾ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى ﴿ nın makamı gibi bin üçyüz kırkdört ederek Resâili'n-Nur ve şâkirdlerinin meydân-ı mücâhede-i maneviyeye atılmaları tarihine tam tamına tevâfukla onları da bu âyetin harîm-i kudsîsinin içine alıyor. Hem haşrin en kuvvetli ve parlak bir bürhânı olan Onuncu Söz’ün etrafa yayılması tarihine ve Kur'ânın kırk vecihle mu'cize olduğunu beyân eden Yirmibeşinci Söz’ün iştihârı hengâmına hem ﴾ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى ﴿ adedine tam tamına tevâfukla bakar.
Eğer mezheb-i selef gibi ﴾ اِلَّا اللّٰهُ ﴿ da vakıf olsa, o hâlde ﴾ اَلرَّاسِخُونَ ﴿ deki şeddeli ر , iki ر sayılsa bin üçyüz altmış küsûr ederek Risaletü'n-Nur şâkirdlerinin bundan onbeş-yirmi sene sonraki râsihâne ve muhakkìkâne olan ilimlerine ve îmânlarına remzen baktığı gibi, şeddeli ر , asıl itibariyle bir ل , bir ر sayılsa bin ikiyüz oniki ederek bundan bir buçuk asır evvel Mevlâna Hâlid Zülcenâheynin Hindistan’dan getirdiği parlak bir ilm-i hakikat rüsuhuyla o zamanda meydân alan te'vilât-ı fâsideyi ve şübehâtı dağıtarak yüz senede elli milyondan ziyâde insanları dâire-i irşadına aldığı ve tenvir ettiği zamanın tarihine tam tamına tevâfukla bakar.
İkinci Âyet olan ﴾ اَلرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ مِنْهُمْ ﴿ şeddeli ر , aslına nazaran bir ل , bir ر , sayılmak cihetiyle makam-ı ebcedîsi bin üçyüz kırkdört etmekle her asra baktığı gibi bu asra da hususî remzen bakar. Ve ilm-i hakikatte râsihâne çalışan ve kuvvetli îmân eden bir tâifeye işâret eder. Ve çok âyetlerin ehemmiyetle gösterdikleri bu bin üçyüz kırkdörtte Risaletü'n-Nur ve şâkirdlerinden daha ziyâde bu vazifeyi müşkül şerâit içinde sebatkârâne yapan zâhirde görülmüyor. Demek bu âyet onları dahi dâire-i harîmine hususî dâhil ediyor.
On Beşinci Âyet
ONBEŞİNCİ ÂYET:
﴿ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًا ﴾
Şu âyet bu zamana dahi hitâb eder. Çünkü tamam – ﴾ مُبِينًا ﴿ haric kalsa– bin üçyüz altmış küsûr eder. Eğer ﴾ قَدْ جَٓاءَكُمْ ﴿ den sonraki olsa
