“Bütün tarîkatların en mühim neticesi hakàik-ı îmâniyenin inkişafıdır.” ve “Bir tek mes'ele-i îmâniyenin vuzûh ile inkişafı, bin kerâmâta ve ezvâka, müreccahtır.”
Hem diyordu: “Eski zamanda, büyük zâtlar demişler ki: “Mütekellimînden ve ilm-i kelâm ulemâsından birisi gelecek, bütün hakàik-ı îmâniye ve İslâmiyeyi delâil-i akliye ile kemâl-i vuzûh ile isbât edecek.” Ben istiyorum ki, ben o olsam, belki (Hâşiye) [^3] o adamım, diye, îmân ve tevhid bütün kemâlât-ı insaniyenin esâsı, mâyesi, nuru, hayatı olduğunu ve تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ düsturu, tefekkürât-ı îmâniyeye ait bulunması ve Nakşî tarîkatında hafî zikrin ehemmiyeti ise, bu çok kıymetdâr tefekkürün bir nev'i olmasıdır.” diye ta'lim ederdi.
[^3]: (Hâşiye) Zaman isbât etti ki: O adam, adam değil, Risale-i Nurdur. Belki ehl-i keşf Risale-i Nuru ehemmiyetsiz olan tercümânı ve nâşiri sûretinde -keşiflerinde- müşâhede etmişler; "bir adam" demişler.
Seyyah tamamıyla işitti; döndü, nefsine dedi ki: Mâdem bu kahraman imâm böyle diyor ve mâdem bir zerre kuvvet-i îmâniyenin ziyâdeleşmesi bir batman mârifet ve kemâlâttan daha kıymetlidir ve yüz ezvâkın balından daha tatlıdır.
Ve mâdem, bin seneden beri îmân ve Kur'ân aleyhinde terâküm eden Avrupa feylesoflarının i'tirâzları ve şübheleri yol bulup ehl-i îmâna hücum ediyor. Ve bir saâdet-i ebediyenin ve bir hayat-ı bâkiyenin ve bir Cennet-i dâimenin anahtarı, medârı, esâsı olan erkân-ı îmâniyeyi sarsmak istiyorlar. Elbette herşeyden evvel îmânımızı taklidden tahkîke çevirip kuvvetlendirmeliyiz.
Öyle ise, haydi ileri! Gel, bulduğumuz birer dağ kuvvetindeki bu yirmidokuz mertebe-i îmâniyeyi namazın mübârek tesbihâtının mübârek adedi olan otuzüç mertebesine iblâğ etmek fikriyle, bu ibretgâhın bir üçüncü menzilini daha görmek için بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ in anahtarı ile zîhayat âlemindeki idare ve iâşe-i Rabbâniyenin kapısını çalmalıyız ve açmalıyız diyerek, mahşer-i acâib ve mecma'-ı garâib olan bu üçüncü menzilin kapısını istirhamla çaldı, بِاسْمِ اللّٰهِ الْفَتَّاحِ ile açtı. Üçüncü menzil göründü. Girdi, gördü ki: “Dört hakikat-i muazzama ve muhîta” o menzili ışıklandırıyorlar ve güneş gibi tevhidi gösteriyorlar.
Birinci Hakikat: “Fettâhiyet” {30}
BİRİNCİ HAKİKAT: “Fettâhiyet” hakikatidir. Yani: Fettâh isminin tecellîsiyle basit bir maddeden ayrı ayrı, çeşit çeşit, hadsiz muntazam sûretlerin, beraber, her tarafta bir ânda, bir fiil ile açılmasıdır.
